DOLAR 16,2269
EURO 17,3880
ALTIN 967,12
BIST 2.438,84
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 24°C
Parçalı Bulutlu
Kastamonu
24°C
Parçalı Bulutlu
Cts 28°C
Paz 30°C
Pts 25°C
Sal 25°C
resim yükle
resim yükle

23 Nisan ve Çocuklar- Muhayyel bir Dünya-3

23 Nisan ve Çocuklar- Muhayyel bir Dünya-3
Beypark
27.04.2022
83
A+
A-

Sevgili Tosyalılar, Ramazan ayının sonlarına yaklaşırken ülkemizde 23 Nisan Çocuk Bayramı’nın coşkuyla kutlanışına şahit olduk. Kırk yıldır ‘Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’ olarak kutlanan 23 Nisan günü Kastamonu’da resmî kurumlar tarafından hazırlanan şenlikleri takip etme imkânı bulduk.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

 

Büyük şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın “Akıncılar” şiirindeki;
Bin atlı, akınlarda çocuklar gibi şendik
Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik!
dizelerinde yerini alan “… çocuklar gibi şendik!” ifadesinin “anlamını” gönül dolusu coşkuyla kutlayan çocukları gördük. Çocuklar, anneleriyle, babalarıyla, arkadaşlarıyla, abi-ablalarıyla çok mutluydular. Çocukları yerlerinde zıplatan-hoplatan harika müzikler, oyunlar, şakalar onları mutlu etmeye yetiyordu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk bu bayramı onlara “armağan” etmekle ne kadar isabetli karar vermiş. Bunu bir kez daha gözlerimizle gördük. Ne yazık ki her günümüz böyle “bayram” tadında geçmiyor. “Gözlerimiz” demişken aklıma rahmetli hocam Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın bir sözü geldi: “Çocuklarımın gözlerini yitirdim!”
“Çocukların gözlerini yitirmek!” ne kadar hüzün verici, yürek kanatıcı bir ifade, öyle değil mi? Kaplan hoca, sınıfların kalabalıklaşmasından şikâyet ediyordu. Her eğitimcinin çok iyi bildiği gibi “sınıfta” ders anlatırken “çocuklar” veya yaşlarına göre ve genel olarak “öğrenciler” ile “göz teması” kurmak çok önemli. Onlarla iletişim kurmanın, onların neyi anladığını veya neyi anlamadığını, ne düşündüğünü, kafasındaki sarmalın ve soruların ne olduğunu gözlerinden anlamak mümkün. İşte Kaplan hocanın söylemek istediği buydu. Hoca “çocukların gözlerini yitirmişti!”
Sadece öğretmenler mi çocukların gözlerini yitirdi acaba? Hiç zannetmiyorum. Öğrencilerin de öğretmenlerinin gözlerini yitirdiğini düşünüyorum. Halbuki 23 Nisan’da çocukların gözlerindeki “coşkuyu” görmek insanı ne kadar mutlu ediyor.
Kulakları çınlasın yakın bir dostumuz, sanatçı, şair büyüğümüz nam-ı diğer “Garip Kafkaslı” bir sohbetinde üniversite yıllarında Arpaçay civarında “masal” derlemeleri yaparken—70’li yıllar—insanlar ve insanlık için gelmekte, yaklaşmakta olan “büyük tehlikeyi” sezmiş ve “eyvah, televizyon geliyor!” diye feryat ettiğini anlatmıştı. Evet, o yılları yaşayan bizler televizyonun gelişine hep birlikte şahit olmuştuk. Sevinmiştik halbuki, hem de çok. Hala çok seviniyoruz televizyon başında oturup dizilerimizi, filmlerimizi, haberlerimizi, sohbetlerimizi dinlerken. Ne yazık ki Garip Kafkaslı’nın uzaktan görüp de “feryat kopardığı” tehlikeyi görememiştik, görmüyoruz da. O görmüştü. Kaplan Hoca rahmetli de görmüştü. Bence Kaplan Hoca sadece sınıfta değil, günlük hayatta da “insanların gözlerini” kaybetmişti. Bugün öyle değil mi? Hepimizin elinde cep telefonu. Elimizden düşürmediğimiz, düşüremediğimiz telefonlarımız. İnsanlar birbirinin gözlerinin içine bakmadan konuşuyor.
Garip Kafkaslı’nın gördüğü tehlike ise bir başka idi. O, çocukluğumuzu süsleyen, besleyen kültürel “damarı” yani “masal”larımızın bizden koparılışını, kopuşunu, unutuluşunu görmüştü. Tıpkı Cengiz Aytmatov’un Kassandra Damgası romanındaki mitolojik kahraman Kassandra’nın “insanlığı” bekleyen tehlikeleri görüp de insanları “uyandıramaması” gibi. Üstelik “deli” damgası yiyerek ve kendisini aşağılayan gülüşlere muhatap olarak. “Heyder Baba’ya selam” şiiriyle tanıdığımız Seyid Muhammed Hüseyin veya şiirlerinde kullandığı “Şehriyar mahlası” ile tanınan Güney Azerbaycan Türk’ü Şehriyar’dan nakledilen bir hatıra aklıma geldi. Şehriyar rahmetlinin köyünde bir horoz her sabah erkenden ötermiş. Güneşi üzerine doğdurmaması gerektiğini Müslümanlara hatırlatır, onları uyandırırmış. Bir zaman sonra horozun sesi gelmez olmuş. Şair, horozun sahibini bulmuş ve sebebini sormuş. Adam “horoz”u kestiğini söyleyince sebebini sormuş. Köy ahalisi sabah erkenden kendilerini “uyandırdığı” için horozdan şikayetçi olmuşlar ve adam da horozu kesmiş. Siz siz olun kimseleri “uyandırmaya” çalışmayın sakın!..
Atatürk, uyandırmış Türk halkını ve koskoca Osmanlı Devleti’nin küllerinden bir cumhuriyet kurmuş ve onun simgesi olan “meclis”in açılışını da “bayram” olarak “çocuklara” armağan etmiş. “Masal”llar da çocuklar için değil mi? Hem de nasıl. Onların “hayal” gücünü kuvvetlendirecek, hayaller kurduracak ve gelecek güzel günleri kafalarında kurgulayacaklar. Ama televizyon ve ardından gelen teknoloji onların elinden bu masalları aldı işte. Garip Kafkaslı haklıydı feryat ederken. Şimdi ise bizim feryat etmemiz gerekiyor. Bizim zamanımız “yok” ki çocuklara ayıralım, onlara masallar anlatalım veya okuyalım. Hangimiz hangi masalı anlatabiliriz ki? “Masalcı ninemiz” vardı, hatırlar mısınız? Adile Naşit rahmetli. Onunla beraber bitti sanırım her şey.
Gelin sizleri Alman bir yazar ile tanıştırayım. Adı Michael Ende. Okunuşu “Mişael Ende” olmalı. Almanya’dan gelen bir öğrencime sormuştum okunuşunu. 1929 Almanya doğumlu. İkinci dünya savaşı biter bitmez “drama” okuluna girmiş. Tiyatroda oynamış, oyunlar yazmış, yönetmiş. Çocuklar için kitaplar yazmış. Yazmış yazmasına da “çocuklar” için yazdığı kitaplar aslında biz “büyükler” içinmiş; zira okurlar hep bunu söylüyorlar. Kitaplarından birinin adı Momo diğeri ise Bitmeyecek Öykü. Bu iki kitap milyonlarca insanın kalbini fethetmiş. Benimki dahil. Kaç dile çevrildiğini söylememe gerek bile yok. Türkçe’ye çevrildiğini bilin yeter.
İlk kitabın kahraman kızının adı Momo ve büyük bir kentin yıkık dökük tiyatro harabeleri arasında yaşıyor. Yoksulluk ve yoksunluk içinde bir yaşam. Kendisine ne hediye edilirse veya ne bulursa onunla veya onlarla kendine muhteşem bir dünya yaratıyor: Masal dünyası. Masal anlatmak kadar dinlemek de mühimdir. Momo iyi bir dinleyici. Karşısındakinin yaşına başına bakmadan onları büyük bir ciddiyetle dinliyor. Bu onun Tanrı vergisi yeteneği. Civardaki çocuklar onun yanında oldukça mutlular. Momo onları dinliyor, onlar Momo’yu dinliyor, birlikte oyunlar oynuyorlar. “Zaman” ile alıp veremedikleri yok. Kimse onları “zaman” konusunda sıkıştırmıyor. İstedikleri zaman gelip istediklerinde dönüyorlar evlerine. Momo onlara ayırıyor bütün zamanını. Ne zamana kadar? Hayalete benzer “duman adamlar” ortalıkta görünmeye başlayana kadar. İlginç değil mi? İşte bu “duman adamlar” takım elbiseleri, bond çantaları ile çocukların zamanlarını çalmaya başlıyorlar. Belki çalmak değil de “satın almak” desek daha doğru olur. Okuduğunuzda ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız. Momo, en yakın arkadaşı kaplumbağası ile bu adamlarla mücadele ederek çocukların zamanlarını kurtarmaya çalışıyor. Ona yardım eden “gizemli” bir karakter olan Hora Usta da var. Başarabilirler mi dersiniz? İşte böyle bir mücadelenin romanında yazar Ende, “… Toplumumuz ve günümüz insanının zaman algısı ve zamanı okuması üzerine bir masal” kitabı oluşturuyor. Kitabın okurlarından biri yorumunda şöyle diyor: “… Hayatını hızla yaşayarak değerlerinden vazgeçen, zamanın asıl kıymetli vaktinin kendine ve sevdiklerine ayırdığı zamanlar olduğunu unutan insanlığa bunu hikâyeleştirerek anlatıldığı çok güzel bir eser olmuş. Herkesin okumasını tavsiye ederim.” İkinci kitap mı? Ondan da bahsedelim birazcık. Bitmeyecek Öykü yazarın 1979’da yayınladığı masal tadında bir roman. İçindeki “fantastik” yani “hayali” öyküler bırakın çocukları büyükleri bile “büyüleyecek” nitelikte. Çok başarılı bir eser. İçinde ne mi var? Ne yok ki? Mesela madalya. Fantazya’nın yani hayali bir ülkenin “sonsuz gücünü” simgeliyor bu madalya ve üzerinde “ne istiyorsan onu yap” yazıyor. Hangi ebeveyn bu kadar cesur olabilir ve çocuğuna “ne istiyorsan onu yap” diyebilir diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Atatürk demişti ya “fikri hür, vicdanı hür” nesiller olun diye. Öyleyse biz niye demeyelim ki? Ama sakın korkmayın kitapta öyle çocuklara “gidin ne istiyorsanız onu yapın” gibi bir telkin yok. Kitabın kahramanı Bastian, uzun ve zahmetli bir arayıştan sonra bu sözün ne anlama geldiğini öğreniyor. Siz neden öğrenmeyesiniz? Elbette kitap okumak zahmetli ve uzun bir uğraş. Fakat sonunda keşfettikleriniz size “huzur” veriyor inanın. En son ne zaman bir “sahaf”a yani eski püskü kitaplar satan dükkâna girdiniz bilmiyorum; ama Bastian yağmurlu ve can sıkıcı bir günde girdiği sahafta bulduğu eski püskü bir kitabın—Bitmeyecek Öykü—akıllara durgunluk verecek, hayalleri harekete geçirecek “ütopik-muhayyel” dünyasına girer. Biz niye girmeyelim ki? Hani hep deriz ya “içimdeki çocuğu her gün besliyorum” diye.
Hadi bakalım besleyin şimdi. Bastian, adı üstündeki Fantezi ülkesine giriş yapar ve orada önemli işler başarır. Başarır başarmasına da esas önemli olan “geriye” dönüştür. Kendi dünyasına dönebilmenin yollarını arar. Üstelik kitabın baskısında okuyanlara kolaylık olsun diye Bastian’ın düşünceleri yani gerçek hayatı da kırmızı ile boyanmış. Bugünlük de bu kadar. Geçmiş 23 Nisan bayramınızla birlikte yaklaşmakta olan Ramazan Bayramınızı kutluyorum. Bayramdan bayrama ulaşmayı, eş dost ile kavuşmayı nasip etmesi için yüce Yaradan’a dua edelim. Unutmayın “Cennet” de her mümin için bir “ütopya” yani “hayal”dir. Ömrümüz boyunca bu “ütopya”mıza ulaşmak için uğraşmıyor muyuz, nefsimizle başkalarıyla savaşmıyor muyuz? Hayallerimize ulaşmak, yeni yazılarda buluşmak dileğiyle,

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.