DOLAR 9,4320
EURO 11,0057
ALTIN 540,85
BIST 1.444
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 19°C
Az Bulutlu
Kastamonu
19°C
Az Bulutlu
Cum 20°C
Cts 20°C
Paz 16°C
Pts 8°C
resim yükle

“Atalarımızın izinde: Cengiz Alyılmaz ve Gönül Hanım”

“Atalarımızın izinde: Cengiz Alyılmaz ve Gönül Hanım”
Beypark
29.09.2021
117
A+
A-

Cengiz Alyılmaz, yazıt bilimcilerin ve Türklük bilimi uzmanlarının yıllardır beklediği (alanında önemli bir ihtiyacı karşılayan kıymetli bir kitap yayınlamıştı: (Kök)türk Harfli Yazıtların İzinde. Yakın tarihte yitirdiğimiz tanınmış Rus Türkolog Prof. Dr. Dimitri D. Vasilyev’in “Sunuş” kısmında da belirttiği gibi kitap, son dönemde yayınlanan eserler arasında önemli bir yere sahipti.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

 

Niçin mi? Çünkü bu çalışmada hem yazıtların yerlerinin tespiti, korunması, estampajının hazırlanması, okunması, bilgisayar ortamına aktarılması, hem de bütün bunların yapılış metoduna dair bilgilere yer veriliyordu. Özellikle kitabın ikinci bölümünü oluşturan kısımdaki bilgiler, bugün olduğu gibi gelecekte de yazıtlarla ilgilenecek araştırmacılara yol gösterecek nitelikteydi. Kitabının “Ön söz”ünde Azerbaycan’ın tanınmış şairi Samed Vurgun’dan bir dörtlük var:
Kim bilir neçedir dünyanın yaşı
Tarihin ne geder yazısı vardır
Her sahsı parçası her mezar daşı
Nesilden nesile bir yadigardır
Şair, “Dünyanın yaşı kaçtır, tarihin kaç tane yazısı vardır, her saksı parçası, her mezar taşı nesilden nesile yadigârdır” demek istiyor. Doğru da söylüyor, ama elbette “okumasını bilene, anlayabilene, anlamak isteyene, anlayıp da anlatmak isteyene” söylenmiş bir sözdür bu.
Bilge Kağan, (Çinlilerin) tatlı sözlerine ve yumuşak ipekli kumaşlarına aldanıp (ey) Türk milleti, çok öldün… (Gittiğin yerlerde de) hep öldün, mahvoldun; geride kalanlar (bir şekilde sağ kalanlar) hep ölüp biterek oraya buraya gidiyordunuz.” dedikten sonra “(Ey) Türk milleti (Kutsal) Ötüken topraklarında oturup, (buradan) kervanlar gönderirsen (ticaretle uğraşırsan) hiçbir sıkıntın olma-yacak. Ötüken Ormanı’nda oturursan sonsuza kadar devlet sahibi olarak hükmedeceksin” cümleleriyle öğüt vermiyor muydu? Veriyordu. Binlerce yıl evvel büyük hakan ve onun akıllı veziri tarafından yazılanlar/ uyarılar yine Türkologlar tara-fından keşfedilmiş ve okunmamış mıydı? Evet, Radloff, Thomsen, Le Coq vd. (Bugünküleri saymıyorum.)
Yıllar önce yazdığı Gönül Hanım romanının bir yerinde Ahmet Hikmet Müftüoğlu, roman kahramanı Gönül Hanım’ın ağzından bu Türkologları saydıktan sonra: “Mümkün değildir ki bir “Radloff”da, bir “Le Coq”da bir Tatarın bir Türk’ün heyecanı, duygusu bulunsun. Bunlar olmayınca bu tarihî gerçeklerin mühim bir kısmı daha keşif olunmamıştır, sanırım,” diyor.
Günümüzden bir asır evvel böyle bir tespit yapılıyor. Doğrudur. Romanda Gönül Hanım’ın bu tespitine erkek kardeşi Ali Bahadır da: “Yazık ki, tarihî keşifler hisle, heyecanla değil, ilim ile gerçekleşir” diyerek cevap veriyor. O gün bugündür Dr. Alyılmaz’ın da “Ön söz”de belirttiği hatta ismini orada zikretmediği Türk-ologlar gelmiş, hepsi de çalışmalarıyla bu sahaya büyük katkılar sağlamışlar. Ama bana göre de bunların son halkası Prof. Dr. Cengiz Alyılmaz’dır.
Müftüoğlu’nun belirttiği veya bir Türkolog’da olması gereken “his ve heyecan” da “ilim” de onda ziyadesiyle mevcuttur. Buna ilave olarak teknikteknolojik bilgi ve birikimi ile âletedevat da mevcuttur. Nitekim kitabın ikinci bölümü hâlen tespit edilmiş olan yazıtların zarar verilmeden kullanılması ve korunması ile alaka- lıdır ki bu konuda daha önce yapılmış müstakil bir çalışma da yoktur. Azerbaycan’ın tanınmış yazarlarından Mevlüt Süleymanlı Göç romanında halkı tasvir ederken şöyle diyor:
Karakellelerin çitlerle çevrili evlerinde etlenip şişmanlamış erkekleri dünyanın çeşitli yazıtlarını, kalın kalın kitaplarını okuyup bitirmişler gibi, nice bilinmeyen sırlara vakıflarmış gibi bilgiç bilgiç, emin emin Alay’a gülüyorlardı:
Bu boyda bir erkek, başını taşlardan kaldırmayıp yazıları okuyor, kadınlar gibi lezzetli otlar topluyor. Karakelleler sanki öyle bir yerden, öyle bir kökten kopmuşlardı ki, orda bu yazılarla, kitaplarla derin derin ilimlerle, sırlar bulmuşlar, devletler kurmuşlardı. Sonra da sanki bu yazılarla, kitaplarla yapıp kurdukları dağılmış, yok olmuştu. Onların bir zamanlar bildikleri yazılar, kitaplar da sanki daha yeni yeni gün ışığına çıkıyordu. Onun için bilgiç bilgiç, kalın kaşlarının altından bakıp gülüyorlardı: Kişi (erkek) böyle olmaz, kadının öğrettiğinden bir şey bekleme. Yazılar O’nu deli edip çöllere düşürmüş. Deli Alay, Bekil’in divâne oğlu. (s. 104)
Acaba yazar Mevlüt Süleymanlı, Dr. Alyılmaz’ı tanıyordu, onun çalışmalarını biliyordu da o yüzden mi böyle yazıyordu bilinmez. Bilinen bir şey var ki o da tıpkı Alay gibi Dr. Alyılmaz’ın da yıllarca dağ-ların, tepelerin, ovaların, kayaların önünde diz çöküp taşların üzerindeki yazıları okuyor olmasıdır. Dr. Alyılmaz 1991-2007 arasında on altı yıldır pek çok projede değişik görevlerde bulundu. Ama bir projesi var ki onu henüz hayata geçirebilmiş değil. Karakellelerin veya çocukların “deli” adını layık gördükleri Alay gibi onu hayata geçirebilmenin heyecanını yaşıyor; “Orta Asya’daki Kültür ve Uygarlıkların Araştırılması Projesi.” Bişkek’teki KırgızistanTürkiye Manas Üniversitesi’ne sunduğu bu proje hâlâ sürüncemede bekliyor. Diğer taraftan yine Bişkek’teki Amerikan Üniversitesi (American University in Central Asia) bu projeye talip.
(Kök)türk Harfli Yazıtların İzinde, sadece yazıt bilimcileri, Türkologları ve dilcileri değil; sanatsever herkesi heyecanlandıracak kadar zengin görsel malzeme ile dolu. Daha ilk sayfalarda “Uygur dönemine ait kaplumbağa şeklindeki kaide üzerinde bulunan dağ keçisi/teke damgası’ nın fotoğrafı bunun en güzel örneklerin-den birini oluşturmakta. Yazar bir önceki eseri Orhun Yazıtlarının Bugünkü Durumu adlı kitabının “Köl Tigin Yazıtının ve Anıt Mezarının Bugünkü Durumu” başlıklı birinci bölümüne de yine yazıtın üzerindeki “dağ keçisi/teke damgası”nın resmini koyarak başlamıştı. Dağ keçisi veya teke hem Köktürk öncesi hem Köktürk hem de Köktürk sonrası dönemlerde sıkça kullanılan bir Türk damgası olduğu için önemlidir. Yazar bunu şöyle izah ediyor: “… süs ve kullanım eşyalarında bulunan dağ keçisi/teke damgaları, önceleri yalnızca kağanı simgelerken sonraki dönemlerde “kağan sülalesini” ve “kağana bağlılığı” bildirmek için de kullanılmıştır.” Her ne kadar tarihte kalmış gibi görünse de bu damgaların eski Türk inancını devam ettiren Türk boyları arasında dağ keçisi/teke kutsallığını devam ettirmektedir. Yazar, özellikle şaman inancının devam ettiği boylar arasında bu hayvanların öldürülmesinin günah sayıldığını belirtmektedir.
Diğer taraftan dağ keçisi/tekenin ‘bugu’ya benzediğini söylemek mümkündür. Bugu veya boynuzlu geyik de Cengiz Aytmatov’un Beyaz Gemi romanında anlattığı Kırgızların “bugu” soyundan geldiğini anlatan efsaneyi hatırlatmaktadır. Sanırım Prof. Dr. Vasilyev’in “kültürel” boyuttan kastettiği de bu ve buna benzer yorumlardır.
Kitabın içeriği kadar dizgisi, grafik tasarımı ve baskısı da profesyonel ellerin ve emeğin ürünü. Dr. Alyılmaz’ın bu eseri, “okuyucuların belleklerinde iz bırakacak” kadar önemli. Amaç da bu değil mi zaten? “Atalarımızın izinden yürümek!”

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.