DOLAR 18,5109
EURO 18,2302
ALTIN 989,97
BIST 3.146,89
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 27°C
Açık
Kastamonu
27°C
Açık
Cum 27°C
Cts 28°C
Paz 16°C
Pts 17°C
resim yükle
resim yükle

“Bayram ertesi”

“Bayram ertesi”
Beypark
13.07.2022
217
A+
A-

Sevgili Tosyalılar, Bir bayramı daha geride bıraktık. Umarız ki herkesin gönlüne göre bir bayram olmuştur. Kesilen kurbanların makbul, yapılan yardımların yerinde ve ibadetlerin kabul olması en büyük dileğimiz.

GU-NCELLENEN-Reklam

Trafik kazalarının dışında dünya genelinde de pek fazla bir olay yaşanmadı bayram boyunca. Elbette Japonya’nın eski Başbakanı Abe’nin silahlı bir saldırgan tarafından öldürülmesini saymazsak. Bir de İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın “istifa etmek” zorunda kalması hadisesi var.
Hadi gelin şöyle bir göz atalım bu son gelişmelere.
Yakından tanıdığınıza inandığım Boris Johnson’ın istifa sebebinin ne olduğunu kimse bilmiyor veya çok az kişi biliyor. Ben de şaşırdım bu istifa meselesine. Aslında çok da renkli bir siyaset adamıydı bizim Boris. Özellikle kendi partisindeki milletvekili arkadaşlarının birer birer istifa etmesi tam bir “demokrasi” örneği. Kimseyi zorla “istifa” ettirmiyorsunuz; ama istifa etmek zorunda bırakıyorsunuz, hem de kendiniz için—veya bizim için–çok da önemli bir makam olan “milletvekilliğini” bırakarak. Kulağıma çalındığı kadarıyla bu istifanın arkasında birkaç sebep yatıyor. Bunlardan birincisi Başbakan Johnson’ın “salgın” döneminde “maskeleri” ve tabii ki “tedbiri” elden bırakarak evinde özel “parti” tertip etmesi. İkincisi adı “taciz” olayına karışan bir arkadaşını “bakan” olarak ataması. (Adını bilmiyorum) Bu taciz olayından haberinin olmadığını söylese de “bildiği” yönünde mühim ipuçlarının olması. Evet, “ileri demokrasi”nin hâkim olduğu ülkelerde halka “yalan” söylemek kadar büyük bir “suç demeyelim de kabahat” yok. Hatırlayın ABD Başkanı Bill Clinton’u. O da yalan söylediği için yargılanmıştı. Boris’in istifasını gerektiren üçüncü sebep ise—söylentiye göre—bir demiryolu işçisinin “özlük haklarının iyileştirilmesi” talebini “hadi canım sende” diyerek elinin tersiyle itmesi.
Gördünüz mü? Yolsuzluk yok, hırsızlık yok, ihaleye fesat karıştırma yok; ama yine de istifaya götüren bize “basit” gibi görünen birincisi “devletin aldığı sağlık tedbirlerine” hükümetin başı olarak kendisinin uymaması. İkincisi halka “yalan” söyleyerek bildiği bir olayı örterek arkadaşına “iltimas” geçmesi. Üçüncüsü de “özlük hakkını” korumakla yükümlü olduğu bir “işçi”nin talebini terslemesi.
Gelelim Başbakan Abe’nin silahla öldürülmesi meselesine. Katil, henüz niçin öldürdüğünü açık açık söylemedi. Sadece kişisel olarak “sevmediği bir tarikat” ile Abe’nin ilişkisinin olması. Bu görünen veya görünmesi istenen bir sebep. Belki de uydurma bir bahane. Bana öyle geliyor; zira bu kadar basit bir bahane ile Japonya gibi bir ülkede Başbakan öldürmek pek makul gelmiyor.
Kulağıma çalınan ise daha başka ve daha makul bir gerekçe. Bildiğiniz gibi İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Japonya silahlanmayı bıraktı. Başbakan Abe, son zamanlarda dünyadaki gelişmeleri gördükten sonra ülkesinin hiç olmazsa “savunma amaçlı” silahlanması gerektiğini söylüyordu. Nitekim Almanya, yıkılmış yakılmış ve parçalanmış olarak çıktığı dünya savaşından sonra ilk defa yanılmıyorsam bu yıl 100 milyar dolar/Euro bütçeyi “savunma sanayi” bütçesine aktardı. Putin’in liderliğindeki Rusya tehlikesine karşı Finlandiya ve İsveç apar topar NATO üyeliği için müracaat etti. Hepimiz yakından takip ettik. Hükümetimiz güçlü ve istikrarlı bir siyaset güderek bu iki ülkeye bizim güvenliğimizi tehdit eden “terör belası” ile alakalı taahhütleri imzalattı. Bu bizim için önemli bir gelişme. NATO üyeliğini alınca bu ülkelerin de silahlanma konusunda bütçesinden dişe dokunur harcamaları yapmak zorunda kalacağını tahmin etmek zor değil. Abe de muhtemelen bütçeden para aktaralım demiş olmalı ki bunu hayatıyla ödedi. Bana kalırsa çok yazık oldu!..
14. yüzyıl sosyolog ve filozoflarından İbni Haldun’un “coğrafya kaderdir” dediği söylenegelmiştir. Gerçi bu sözün kime ait olduğu pek belli olmasa da insanların doğduğu, büyüdüğü ve yaşadığı coğrafya ile kendi kaderini paylaştığı anlatılır. Biz de öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki başımız dertten kurtulmuyor. Bir taraftan da etrafımızdaki hareketlilik bizi de teyakkuz halinde tutmaya, her an her şeye hazır olmaya mecbur bırakıyor. Hani deriz ya “sû uyur düşman uyumaz!” yani “asker uyusa da düşman uyumaz!” veya “uyumamalı” anlamında. Mehmetçiğin elinin her an tetikte durması da işte bu yüzdendir. Bir yandan etrafımızdaki gelişmeler bizim “kaderimizi” yönlendiriyor, diğer taraftan yine aynı gelişmeler Finlandiya ve İsveç gibi bizi daha önce dikkate almayan ülkelerin kaderini bizim “avuçlarımızın” içine veya “hükümetin vereceği karara” getirip bağlıyor. İlginç bir durum, değil mi?
Karadeniz’de bulunan “doğal gazın” veya Adana’da bulunan “petrolün” veya Akdeniz’in doğusunda yani bizim “karasularımızda” bulunması muhtemelen “doğal gaz” ve “petrolün” kaderimizi ne kadar etkileyeceğini şimdiden düşünmeye başlamamız gerekiyor. Bunların hepsi “zaman” ile alakalı gelişmeler.
Gelin birlikte bakalım İbni Haldun “zaman nedir?” sorusuna nasıl cevap vermiş: “Bekleyince yavaşlar” diyor. Peki sizce ne demek istiyor büyük düşünür? Neyi bekliyoruz, zamanı mı, yoksa biri/leri/ni mi? Ne beklersek bekleyelim, bekleyince zaman yavaşlıyor. Mesela “güzel” bir haber beklersiniz. Beklerken “zaman” denilen şey bir türlü geçmek bilmez. Ramazan ayında “oruç açmak” için “iftarı” beklediğinizi düşünün. Zaman adeta “donar” ve geçmek bilmez.
Hiçbir yere veya birileri ile buluşmaya “geç” kaldınız mı? Kalmışızdır. İbni Haldun diyor ki; “gecikince hızlanır!” Gecikmeli bir durumda “zaman” hızla akar. Kolunuzdaki saatin durmasını istersiniz; ama durmaz. “Üzüldüğünüzde can yakar, mutlu olunca kısalır, acı çekince bitmek bilmez, sıkılınca uzar” diye devam ediyor filozof. Sadece o mu bu konuda kafa yoran? Elbette değil. Bu konuyu daha da geliştiren ve “teorisini” yazan bir fizikçi var; Albet Einstein. 1879 Almanya doğumlu Einstein, 1955’te Amerika’da vefat etti. Etti etmesine de arkasında hem “zamanın kişinin ruh haline göre değiştiğini” gösteren “izafiyet teorisi”ni hem de günümüzün fizik dalındaki önemli gelişmesi “kuantum mekaniğini” bıraktı.
Bayramlar da “mutluluk anları” değil mi? Geçip gidiverdi işte göz kapatıp açana kadar. Umarım uzun zamandır gör/e/mediğiniz, özlediğiniz aile efradını ve dostlarınızı görmüş olmanın mutluluğunu doyasıya yaşamışsınızdır. Hatta yaptığınız hayırlar, kestiğiniz kurbanlar ve eş-dost-akraba ziyaretiyle bu mutluluğunuzu pekiştirmişsinizdir. Madem ki yazımızı “zaman” ile açtık, “zamanında” ve yine “zaman” ile kapatalım. Türk edebiyatının abide şahsiyeti Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Bursa’da zaman” şiiri ile huzurlarınızdan ayrılıyorum.
Bursa’da eski bir cami avlusu,
Küçük şadırvanda şakırdayan su.
Orhan zamanından kalma bir duvar…
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar
Eliyor dört yana sakin bir günü.
Bir rüyadan arta kalmanın hüznü
İçinden gülüyor bana derinden.
Yüzlerce çeşmenin serinliğinden
Ovanın yeşili göğün mavisi
Ve mimarilerin en ilahisi.
Bir zafer müjdesi burada her isim:
Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim
Yaşıyor sihrini geçmiş zamanın
Hala bu taşlarda gülen rüyanın
Güvercin bakışlı sessizlik bile
Çınlıyor bir sonsuz devam vehmiyle.
Gümüşlü bir fecrin zafer aynası,
Muradiye, sabrın acı meyvesi,
Ömrünün timsali beyaz Nilüfer,
Türbeler, camileri eski bahçeler,
Şanlı hikayesi binlerce erin
Sesi nabzım olmuş hengamelerin
Nakleder yadını gelen geçene.
Bu hayalde uyur Bursa her gece,
Her şafak onunla uyanır, güler
Gümüş aydınlıkta serviler, güller
Serin hülyasıyla çeşmelerinin.
Başındayım sanki bir mucizenin,
Su sesi ve kanat şakırtısından
Billur bir avize Bursa’da zaman,
Yeşil Türbesini gezdik dün akşam,
Duyduk Bir musiki gibi zamandan
Çinilere sinmiş Kur’an sesini.
Fetih günlerinin saf neşesini
Aydınlanmış buldum tebessümünle.
İsterdim bu eski yerde seninle
Baş başa uyumak son uykumuzu,
Bu hayal içinde… ve ufkumuzu
Çepçevre kaplasın bu ziya, bu renk,
Havayı dolduran uhrevi ahenk.
Bir ilah uykusu olur elbette
Ölüm bu tılsımlı ebediyette
Belki de rüyası büyük cetlerin,
Beyaz bahçesinde su seslerinin.
Yine yeni bayramlara bütün sevdikleri- nizle birlikte sağ salim ulaşmanız ve yeni yazılarda buluşmamız dileğiyle.

I0SuO.gif
YORUMLAR
  1. Ayabek dedi ki:

    Kaleminize sağlık, Orhan Bey.