DOLAR 18,5584
EURO 18,2434
ALTIN 990,35
BIST 3.146,89
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 27°C
Açık
Kastamonu
27°C
Açık
Cts 28°C
Paz 16°C
Pts 17°C
Sal 17°C
resim yükle
resim yükle

Dua etmek ve duacı olmak

Dua etmek ve duacı olmak
Beypark
10.08.2022
104
A+
A-

Sevgili Tosyalılar, günlük konuşmalarımızda hep kullandığımız bir söz vardır: “Hepimiz duacıyız!” Hepimiz duacıyız da ne için duacıyız? Hiç düşündük mü veya düşünmeye vaktimiz oldu mu? Dua nedir diye hiç sorduk mu? Dua niçin edilir, kimin duası kabul olur araştırdık mı? Araştıranlar, soruşturanlar elbette vardır aramızda.

GU-NCELLENEN-Reklam

Ben de işi gücü bıraktım hem kendim hem de sizler için kısa bir araştırma yaptım. Çok ilginç sonuçlar ortaya çıktı diyebilirim.
Bakalım “dua” dediğimiz şey neymiş. Şimdi sizlere sorsam eminim herkes farklı cevaplar verecektir. Ben de Diyanet İşleri Başkanlığı, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “Duanın önemi nedir ve dua nasıl yapılmalıdır?” başlıklı tanımını aldım.
Sözlük anlamı ile dua “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” demektir. Dinî bir terim olarak ise, insanın bütün benliğiyle Allah’a yönelerek maddî ve manevî isteklerini O’na arz etmesidir. Temeli, insanın Allah’a hâlini arz etmesi ve O’na niyazda bulunması olduğuna göre dua, Allah ile kul arasında bir irtibattır.
Bu izahta da gördüğünüz gibi “dua” doğrudan bizim ile yüce yaradan Allah arasında kurmaya çalıştığımız rabıta yani irtibat ile alakalı bir durumdur. Önce Allah’a saygımızı ve şükranımızı bildirir daha sonra da “isteklerimize” geçeriz. Duayı bir zikir haline getirdiğimiz durumlar da olur. Hatta yaptığımız ibadetlerin sonunda mükafat olarak da Allah’tan mükafat beklediğimizi açık açık belirtiriz. Mesela; sağlık, sıhhat ve afiyet dileriz. Öyle değil mi?
Sadece kendimiz için mi? Elbette ki hayır. Önce kendimizden başlayarak, aile efradı için ve ardından da Türk milleti için istekte, arzuda veya dilekte bulunuruz. Vatanımız da muhafazası için “dualarımıza” eklediğimiz önemli bir varlıktı ve bizim için çok kıymetlidir.
Yukarıda alıntıladığım yazının devamında şöyle diyor:
Duada daima tâzim (Allah’ı yüceleme) ve tâzimle birlikte istekte bulunma anlamı vardır. Dua aynı zamanda zikir ve ibadettir. Böylece duada biri zikir ve saygı, diğeri de dilek olmak üzere iki unsur hep yan yana bulunur. Bu sebeple Hz. Peygamber (s.a.v.), “Dua, ibadetin özüdür.” (Tirmizî, Deavât, 2) buyurmuştur. Aynı sebeple en önemli ibadet olan namaz, dua (salât) kelimesiyle ifade edilmiştir (En’âm, 6/52; Kehf, 18/28). Diğer bir âyette de “De ki; duanız (kulluğunuz) olmasa Rabbim size ne diye değer versin.” (Furkân, 25/77) buyurulmak suretiyle insanın ancak Allah’a olan bu yönelişiyle değer kazanabileceği belirtilmiştir. Duanın sadece Allah’a yöneltilmesi; Allah’tan başkasına, putlara veya kendilerine üstün nitelikler izafe edilen başka yaratıklara dua ve ibadet edilmemesi Kur’an’da ısrarla vurgulanmıştır (Şuarâ, 26/213; Kasas, 28/88).
Birer mümin kul olarak Allah’tan en çok istediğimiz şey; günahlarımızın affedilmesidir. Özellikle perşembe akşamları “yatsı” namazından sonra okuduğumuz “tövbe istiğfar” duasında “… bilerek veya bilmeyerek elimden, dilimden ve belimden sâdır olan” her türlü yanlışa “tövbe” ettiğimizi ve “af” dilediğimizi açık açık belirtiriz.
Rahmetli Prof. Dr. Mehmet Kaplan Hoca Dergâh yayınlarından çıkan Dil ve Kültür kitabının Mart 2021’de çıkan 31. Baskısında “din” tanımı şöyle veriyor: “Din, basit olarak bir inançlar ve ibadetler mecmuasıdır.” (s. 16-19) Dolayısıyla biz bir yüce yaratana yani Allah’a ve kelamı olan Kur’an’a inanıyoruz. Ondan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun resulü yani peygamberi olduğuna şahitlik ediyoruz. Mukaddes kitabımızın bize öğrettiği İslamiyet’in “… bir ahlak, bir hukuk sistemi, hatta çeşitli idare tarzları doğurduğunu” (Kaplan: 17) hesap ediyoruz. Öyleyse “kültür” dediğimiz şey de “din” ile alakalıdır ve onun etrafında “kültür” oluşur ve gelişir. İşte ettiğimiz “dualar” da bu kültürün bir parçası olmuştur.
Şimdi şöyle bir soru soralım. Dua ediyoruz da onun kabul edilmesi için gerekenleri yapıyor muyuz? Bu durum için “fiilî dua” adı veriliyor. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun “dua” konusunda önemli uyarısı var. Şöyle diyor:
Allah, kâinatta meydana gelecek tüm olayları belli sebeplere bağlamıştır. Hem dünyada hem de içinde yaşanılan evrendeki her şey Allah’ın koyduğu sebep-sonuç (kanun ve kural) ilişkilerine göre şekillenir. Arzu ettiği bir şeyin olmasını isteyen kişi, onun sebeplerini de yerine getirmek zorundadır. Örneğin çocuk sahibi olmak isteyen kişinin evlenmesi, sınavda başarılı olmak isteyen öğrencinin derslerine çalışması fiilî dua sayılır.
Gördünüz mü? Demek ki önce biz üzerimize düşeni yapacağız sonra da Allah’tan talep edeceğiz. Bugün adına “öğrenci” dediğimiz kişiler aslında kimlerdir? Eskiden biz onlara veya büyüklerimiz bizlere “talebe” derlerdi. “Öğrenci” kelimesinin kökü “öğrenmek” fiilinden gelir. Öğrenen kişi anlamındadır. “Talebe” kelimesinin kökü ise “talep etmek” fiiline dayanır. “Talep eden” anlamındadır. Neyi talep ediyoruz? Bilgi talep ediyoruz. Öyleyse “bilgiye” ulaşmak için önce kendimiz üzerimize düşeni yapmalı, mütecessis yani “meraklı” biri olarak araştırma yapmalı, çalışmalı, gayret etmeli ve ondan sonra “inayet Allah’tan” diyerek tevekkül etmeliyiz.
Demek ki önce “iman” etmeli, gerekli hazırlıklarımızı yapmalı ve ondan sonra “dua” ederek Allah’tan talepte bulunmalıyız. Kitap okumadan, derse devam etmeden, ödev yapmadan, iyice hazırlanmadan girilen “sınavdan” iyi sonuç beklemek pek akıllıca gözükmemekte.
Diyeceksiniz ki niye bugünkü konumuzu “dua” olarak belirledik. Sık sık söylediğimiz “duacıyız” sözü beni böyle bir yazı yazmaya yönlendirdi; lakin arkasından gelen güzel bir tevafuk da devamını getirmeme sebep oldu.
Tam yazıya başlamıştım ki üniversitemizin İlahiyat Fakültesi Dekanlığı görevini yürüten, “kelam” ilminin âlimi Prof. Dr. Metin Yurdagür’ü ziyarete gittik bölüm arkadaşlarım ile. Dereden tepeden, İstanbul’dan Marmara’dan, Enderun’dan, sahaflardan, oranın müdavimlerinden, meşhur Çınaraltı’ndan sohbet ettik. Ahirete intikal etmiş güzel insanları yâd edip, onlara “rahmet” diledik. Dikkat edin lütfen; onlar için, onlar adına Allah’tan “dilekte” bulunduk, “dua” ettik.
Allah katında makbul olması, onların da mekanlarının cennet olması en büyük arzumuz. Ziyaretimizden memnun kaldığını ifade etmek için de Sayın Yurdagür hocamız bizim için “dua” gibi bir dilekte bulundu: “Ayağınız Kâbe’ye varsın!” Ne güzel bir “dua” değil mi? Öyleyse bu güzel “dua” ile bitirelim ve biz de sizler için aynı dilekte bulunalım: “Ayağınız Kâbe’ye varsın!” Coşkun Gündüz’ün şiirinden bir parça ile bitirelim.
Çalap sensin, sana kulluk ederim
Senden gayrı, ben nereye giderim?
Dertler sürü, ben çobanım güderim,
Çare sensin, merhem senden niyazım.
Çok deme Coşkun’a çok değil bunlar
Rabbine el açar imanlı kullar
Nebinin ümmeti inançlı canlar
Rahmetini göstermendir niyazım.
Yine ve yeni yazılarda buluşmamız ve “dualarınızdan” eksik etmemeniz dileğiyle, kalın sağlıcakla!

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.