DOLAR 9,4320
EURO 11,0057
ALTIN 540,85
BIST 1.444
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 19°C
Az Bulutlu
Kastamonu
19°C
Az Bulutlu
Cum 20°C
Cts 20°C
Paz 16°C
Pts 8°C
resim yükle

Hakikatı savunmak

Hakikatı savunmak
Beypark
22.09.2021
45
A+
A-

Değerli dostlar, Bugün sizlerle Türk dünyasının kıymetli bir yazarını tanıştırmak istiyorum. Yakın bir dost, alçak gönüllü ve derin düşünce adamı. Ha unutmadan hemen belirteyim, birkaç sene öncesine kadar da Kırgızistan Cumhuriyeti Kültür ve Bilişim Bakanı. Hani bizim bir atasözümüz; “Başak büyüdükçe boynunu eğer” der ya, işte öyle birisi.
Bu atasözümüzün anlamını hepimiz biliyoruz. Hatırlayalım. İnsanoğlu “beden” ve “ruh” olmak üzere iki kısımdan oluşur. “Beden” aslında “ruh”umuzun da kafesi, evi veya bir müddet misafir kaldığı mekanıdır. “Beden” ezik, büzük bir şekilde dünyaya gelir. Anne karnında oluşmaya başladığında içine “ruh” üflenir ve “insan” kimliğine kavuşur. 13. Yüzyıl halk ozanı Yunus Emre’nin “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” misali. 20. yüzyıl başlarında Elazığ’da dünyaya gelip “tasavvufî” şiirler yazan Nimri dede de diyor ya;
Atamın beline inmezden evvel,
Şol kudretten terkip oldum da geldim.
Ana rahminde bir tezgâha düşüp,
Sureti insanı buldum da geldim.
İşte böyle bir şey. “Beden” ile birlikte insanoğlu da olgunlaşmaya başlar. Bu olgunlaşma irileşme değil, insanın içindeki “vicdan”ın büyümesi ve gelişmesidir. Kişi bu yolla olgunlaştıkça “insanî” özellikleri de gelişmeye başlar. Küçücük bir dörtlüğünü verdiğimiz Nimri Dede’nin bir başka şiirinde de;
İkilik kinini içimden atıp
Özde ben bir insan olmaya geldim
Taht kuralı ariflerin gönlünde
Sözde ben bir insan olmaya geldim
Serimi meydana koymaya geldim
dediğini biliyoruz. Hatta bu şiirin bestesini de dinlediğinizden eminim. Bir kişi manevî olarak veya içsel bir şekilde olgunlaştıkça mütevazı ve alçak gönüllü olmaktadır. Atasözümüzdeki başağın boynunu eğmesi de işte burada olduğu gibi içsel dünyasında kendini geliştiren insanın daima tevazu ile başını eğmesine işaret etmektedir.
Kırgızistan’da tarih ve geleceğin yükünü omuzlarında taşıyan önemli yazarlardan biri olan Sultan Rayev de burada tanımını yapmaya çalıştığımız gibi alçak gönlü ve mütevazılığı ile gönüllerde taht kuran bir kalem erbabı. Sultan Rayev, sembollerle bezediği alegorik eseri “Güneşi tutan çocuk” hikâyesinde “hakikati” yeterince savunamadığı için toprağın kendisini kabul etmediği bir çobanın hikayesini anlatıyor.
Nedir öyleyse hakikat denilen şey? Gerçek nedir? Bunların cevabını vermek, verebilmek gerçekten zordur. Sultan Rayev’in Sovyet dönemini yaşamış bir Kırgız yazarı olduğunu göz önüne alarak cevaplamak gerekirse yaygın olarak bilinen bir kıssa akla gelir. Birliğin son yıllarında sıradan bir Sovyet vatandaşı gazete almak için gazete bayine gider ve Pravda yani hakikat gazetesi ister. Satıcı, Pravda kalmadı, isterseniz başka bir şey verebilirim, der.
Buradaki “ironi”yi yani “hicvi” eminim hepiniz fark etmişsinizdir; zira devletin doğrularını, gerçeklerini, hakikatini yıllarca bu gazete halka duyurmuştur. Yaklaşık yetmiş yıllık ömründe Sovyet rejimi kendi doğrularını tek kanaldan—gazete veya televizyon—yaymıştır. Bizde de öyle değil miydi? Şöyle biraz hatıralarınızı yoklayın bakalım. “Yalancının mumu yatsıya kadar yanar” atasözümüzü de unutmayalım sakın. Sovyet yalanı da asrın sonunu bulamamıştır. Sebebine gelince yalan üzerine bina edilen hiçbir ideolojinin kalıcı olmayacağı gerçeğini aklımıza getirelim. Yeri-ni başka şey/ler veya başka gerçekler, başka hakikat almıştır. Aslında bu yeni gibi olan hakikat, Sovyet döneminde gizlenmiş, saklanmış, varlığı inkâr edilmiş gerçeklerdir.
Güneşin yorgun battığı bir gün hikâyenin zamanını oluşturur; tıpkı Cengiz Aytmatov’un bir güne sığdırdığı yüzyıllık hadiseler gibi. Güneşin bugün yorgun batmasının sebebi gün boyunca yeryüzünde gördüğü kötülüklerdir. Şahit olduğu kötü-lükler yüzünden utancından yorularak batar. Küçük ve isimsiz çocuğun kızararak batan güneşi yorumlayışıdır bu. Çocuklar güneşe doğrudan ve gözlerini kırpmadan bakabilirler; zira ancak günahsız insanlar böyle yapabilirler. “Güneşe insanlar ne kadar yakından bakarsa o kadar günahsız olurlar. Çünkü güneş tam karşısında durduğunda utanmadan kim suç işleyebilir ki?”
İnsanların günah işlememeleri için güneşi insanlara getirmek lazımdır. Çocukların kalbini kıran insanlar, onlara kötü davrananlar, birbirlerine karşı hatta kendilerine bile dürüst olmayanlar, haki-katin değil de menfaatin savunucusu olanlar güneşin karşısına geldiğinde yanarak yok olacaklardır. Böylece yeryüzü kötü insanlardan kurtulacak, sadece iyi insanlar yaşayacak ve yaşamaya da de-vam edeceklerdir; çünkü güneş hep onların yanında olacaktır.
Küçük çocuğun bir günde karşılaştığı kötülükler, onun o güne kadar akik taşı gibi tertemiz dünyasının aslında yalanlarla ne kadar kirlenmiş ve kirletilmiş olduğunu gösterir. İşte Sultan Rayev de bunları eserinde alegorik olarak yani satır aralarına, sembollere gizlenmiş olarak halka ulaştırmaya çalışmaktadır.
Peki, nedir öyleyse daha önce varlığı yok kabul edilen, ettirilmeye çalışılan ve daha sonra ortaya çıkan gerçekler? “Hâlbuki gerçeği saklamakla olur mu, o hiçbir yere sığmaz ki, nerede olursa olsun bir gün mutlaka bir yeri delip çıkar.” Olaylar, dünyayı kasıp kavuran sıcak havaların yerini daha serin havalara, sert rüzgâra bıraktığı sonbahar mevsiminde başlıyor. Okuyucu ister istemez Ekim 1917’deki İhtilâli hatırlıyor. Güneş eskisi gibi ısıtmıyor, gökyüzü kapkara bulutlarla kaplanıyor, durup dururken öfkesine hâkim olamayan rüzgâr deli gibi esmeye başlıyor. Rüzgâr bir kere öfkelendi mi kurumuş otları ve kamışları kökünden koparıp götürüyor. Gittikçe güzelliğini yitirmeye başlayan bölgeye korku yayıyor.
Mekân eski bir mezarlık, terk edilmiş. Deli rüzgâr, yerle yeksan olmuş, yıllarca yağan yağmurdan perişan düşmüş, yılkıların ayakları altında çiğnenmiş, üstleri çökmüş mezarlıkta bile esiyor. Mezarlık-tan korktuğu için midir, yoksa mezarda yatanlara da korku salmak için midir bilinmiyor. Bilinen tek şey, eskiden bu metruk mezarlığa bir adım mesafede bir yerleşim yerinin var olduğu. Üç yüz haneli bu yerin ahalisi su baskınlarından korunmak için çöl gibi kuru ve ağaçsız bir yere taşındıktan sonra mezarlar yalnız, bakımsız, kimsesiz ve sahipsiz kalıyor. “Yıllardır insanlar buraya bu anabeyite (mezarlığa) ölülerini gömmüyorlar, gömemiyorlar… Bir avuç yerdi. Fakat dünyada onun kadar kutsal bir yer yoktu. İnsanların kalbinin ta derinliklerine yerleşmiş ve onların kanına karışmıştı” diye anlatıyor yazar.
İşte bu kutsal, ama bir o kadar da sahipsiz mezarlık tarla yapılmak isteniyor. Bir tek çoban buna karşı çıkıyor. Mekânın herkes için kutsal olduğu “hakikatini” herkesin yüzüne haykırıyor; ama bir ço-banı kim dinler ki. Elbette kimse dinlemiyor ve o kutsal mezarlık sürülerek buğday ekiliyor. Moskova’daki efendilerin istedikleri miktarda üretim yapılması gerekiyor ve köleler veya önceki yazılarımızda bah-settiğimiz “mankurtlar” ya da “közkamanlar” bu emre uymak zorunda kalıyorlar.
Çoban daha sonra koyunlarını otlatırken bir kayadan yuvarlanıp ölüyor. Kimsesiz mezarlık gibi sahipsiz çoban da bir köşeye gömülüyor. Aradan geçen zamanla birlikte “mezarlığa” buğday ekilmesi kararını veren şehrin yöneticisi ölüm döşeğinde şuurunun gidip geldiği anlarda işte bu çobanı görüyor. Görüyor; ama nasıl görüyor. Mezarlığın kutsiyetini savunan çoban giydiği kefeni ile elinde kürek toprağı kazıyor. Başkan yanına yaklaştığında niçin böyle yaptığını soruyor. O da “hayatta iken hakikati yeterince savunmadığım için kabir beni kabul etmiyor, sıkıyor, sıkıştırıyor ve dışarı atıyor. Belki kabul eder diye kendi kabrimi kendim kazıyorum!” diye cevap veriyor.
Kabir azabı dediğimiz bu olsa gerek dostlar. Haftanın Beşinci Günü diye yayınlanan hikayeler kitabında başka hikayeler de var. Hepsi birbirinden derin felsefi ve psikolojik çözümlemeler ile süslenmiş.
Sultan Bey şu sıralar İstanbul’da çalışıyor. Önemli bir görevde. Türkçe öğreniyor ve gün geçtikçe üzerine koyuyor. Söz vermesem de günün birinde Tosya’ya getirip sizlerle sohbet etmesini istiyorum. Ama önce sizler onun hikayelerini okumanın sözünü vermeniz lazım. Ha bir de Tımarhane adında bir kitabı Türkiye Türkçesi ile yayınlandı. Hatta Tosyamızın gururu genç akademisyenlerden Tuba Dalar da hakkında güzel bir yazı yazdı.
Hayatta iken “hakikati” savunan insanlardan olmanız ve muhtemel “kabir azabından” azade kalmanız dileği ile bir başka yazıda buluşmak üzere.

REKLAM-VEREB-L-RS-N
I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.