DOLAR 13,3459
EURO 15,1946
ALTIN 764,02
BIST 1.857
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 9°C
Parçalı Bulutlu
Kastamonu
9°C
Parçalı Bulutlu
Cum 12°C
Cts 11°C
Paz 9°C
Pts 11°C
resim yükle
resim yükle

Havadan sudan

Havadan sudan
Beypark
18.08.2021
222
A+
A-

Bugün sizlerle “havadan sudan” sohbet edelim istiyorum. “Havadan sudan” derken de “geyik muhabbeti” yapalım demek istemiyorum elbette. Biliyorsunuz tabiat veya doğa, adına ne derseniz deyin “dört ana unsur”dan yani eskilerin ifadesi ile “anâsır-ı erbaa”dan vücuda gelmiş. Nedir bu dört unsur? Hepimizin çok yakından bildiği ve tanıdığı “ateş, toprak, su ve hava” işte bu dört unsur.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

 

Araştırmacı akademisyen H. Bekir Karlığa, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi için kaleme aldığı makalesinde “Anâsır-ı erbaa”yı bütün yönleriyle inceliyor.  İlkçağ Yunan, Orta çağ İslâm ve Hristiyan felsefesinde tabii varlıkların temeli veya daha akademik ifadeyle “arkhe”si sayılan bu dört maddeyi klasik felsefenin de temeline yerleştiriyor.

Klasik felsefede toprak, su, hava ve ateş, divan edebiyatımızda da önemli bir “mazmun” yani “sembol veya imge” olarak sıkça kullanılıyor. Akademisyen Aysun Çelik, “Âşık Paşa’nın Garîb-nâme adlı mesnevisini” ele aldığı bir makalesinde eseri “kâinata hikmetle bakmanın öz bir ifadesi, hikmetten hakikate ermenin özgün bir numunesi” olarak değerlendiriyor. Sayın Çelik makalenin öz kısmında çok dikkate değer; fakat son yıllarda pek de dikkat etmediğimiz bir noktaya işaret ediyor: “Kendi varlığını tabiatın varlığından ayırmayan, her türlü ihtiyacının karşılığını doğada arayan insanoğlu, öze ve cevhere dair soruları “dört element” etrafında cevaplamaya çalışmıştır.” Çelik “ateş, su, toprak ve hava”nın “düşünce tarihi boyunca üzerinde durulan, tartışılan, ontolojik bir mesele” olduğunu vurguluyor. Burada bahsi geçen “ontolojik mesele” insanoğlunun “var oluş meselesi”dir. Aslında bizim biraz durup üzerinde fazla düşünmediğimiz bir konudur bu “insanoğlunun var oluş” meselesi. Şimdilik “insanoğlunun yaratılış sebebi”ni bir kenara bırakıp kâinatın varlığına göz atmaya devam edelim.

Kimi düşünürlere göre kâinat “su”dan, kimilerine göre “ateş”ten, kimilerine göre “hava”dan yaratılmıştır. Bir başka ifade ile bazılarına göre adına “arkhe” denilen (akademik bilgi: literatürde arketip denilen ilk örnekler bu kökten türemiştir) ilk “unsur” ya “su”dur, ya “ateş”tir, ya da “hava”dır. Peki sizce nedir veya hangisidir bunlardan? Meşhur filozof Eflatun ise bu tartışmaları bir kenara itip hepsini “toprak” ile birleştirerek bunların bir araya gelerek “kâinatın ana maddesi”ni oluşturduğunu söylemiştir. Daha sonra Aristo tarafından sistematik hale getirilen bu görüş günümüze kadar gelmiştir.

Şimdi bu dört ana unsura daha yakından bakalım. Ateş, herkesin bildiği gibi yakıcıdır, yanıcıdır. Ateşimiz çıktığında vücut dengemiz bozulur ve ateşimizi düşürmemiz gerekir. Ateşi yükselen kişinin vücudunda herhangi bir yerde mutlaka bir enfeksiyon vardır. Peki “insanlarda vücut ısısını beyinde hipotalamus adı verilen bir bölge”nin ayarladığını ve “normal vücut ısısının ayar noktasını bir termostat gibi yükselttiğinde yüksek ateş”in ortaya çıktığını biliyor muyduk? “Ateş”in faydalarını burada saymaya gerek var mı bilemiyorum. Yine de vücut ısısı düştüğünde de dengelerimizin bozulduğunu, her sabah uyandığımızda gördüğümüz güneşin bir “ateş” topu olduğunu, ateş yakıp evimizi barakamızı ısıtabildiğimizi, yemeğimizi ateşte pişirdiğimizi unutmayalım lütfen.

Gelelim yangınlara. Yüreğimiz yandı değil mi son bir ay içerisindeki “orman” yangıları yüzünden. İşte “ateş”in yakıcılığı ve yıkıcılığı!.. Ağaçlar ve ormanlar bizim ciğerlerimizi dolduran “hava”yı yani insanoğlunun bir başka “yaşamsal” ihtiyacı olan ve doğanın dört ana unsurundan birini ürettiğini biliyoruz. Öyleyse “ateş” ile oynamanın tehlikeli olduğunu çocukluğumuzda öğrendiğimiz gibi “çocuklarımıza” da öğretmemiz gerekiyor!..

Gelelim “hava”ya. Dedik ya “havadan sudan” konuşacağız diye. Yaklaşık iki yıldır dünyanın gündemini işgal eden önemli konumuz neydi? “Covid-19” virüsü dediğinizi duyar gibi oluyorum. Nasıl üredi veya üretildi ve yayıldığı konusunda tartışmalar devam ediyor. Çin’in Wuhan şehrindeki bir laboratuvarda üretildiği kuvvetli ihtimal. Yayılması konusu ise çok daha kapsamlı araştırma gerektiriyor. Her ne kadar Dünya Sağlık Örgütü bu konuda çalışma yapıyor olsa da hangisine itibar edeceğimizi bilemiyoruz. Bir ara mahalli gazete(ci)lerden birisi Tosya için “Kastamonu’nun Wuhan”ı demişti de ne kadar öfkelenmiştik, hatırlayın bakalım.

1980’li yıllarda Amerikalı bir yazarın yazdığı bir kitap okumuştum. Hem de aslından okumuştum ve kitapta Wuhan’da üretilen ve Wuhan-400 adı verilen virüsten bahsediliyordu. Çin bu virüsü biyolojik bir silah olarak üretmişti ve elinde çok tehlikeli bir silah olarak bulunduruyordu. Çinli bir bilim adamı bu Wuhan-400’ü kopyalayıp ABD’ne iltica etmişti. Buraya kadar bizi pek ilgilendirmiyor; ama bundan sonrası önemli çünkü kitapta virüsün çok tehlikeli olduğu ve insanların doğrudan ciğerlerine hücum ettiğini ve ilaçlara karşı dirençli olduğu yazıyordu. Evet, yanlış duymadınız virüs doğrudan insanların “ciğer”lerine saldırıyor ve nefes almasını veya yaşamsal unsurlardan biri olan “hava”yı almamızı engelliyordu. Öyle olmadı mı? Binlerce insanımızı, yakınımızı yitirdik. Bütün dünyada ise milyonları buldu kayıplar. Aysun Çelik’in yazısından alıntıyla Âşık Paşa’nın Garipnâme’sindeki beyitlerde “Yel, insana nefes olmuştur. Can kafesi onunla canlı kalır. Eğer nefes gidip geri gelmezse beden ölür. Dolayısıyla nefes, bir saatte bin kez nimettir” sözlerini burada zikredelim ve hiç unutmayalım.

Gelelim “su”ya. Vücudumuzun kaçta kaçının “su” olduğunu öğrendiğimizde nasıl da şaşırıyoruz, değil mi? Yetişkin olarak her birimizin vücudunun ortalama %60’ının su olduğunu her halde hepimiz biliyoruzdur. Yine Âşık Paşa’ya göre; “Su ise damardaki kanındır. Suretin su ile hoş olur hem yıkanır hem abdest alırsın hem susuzluğunu giderirsin. Su, din ve dünya ehline sakidir. Allah’ın didarının müştakıdır. İçmen ve şükretmen için Allah, onu da lütfundan sana sebil kılmıştır. Şükrederek kulluk hakkını yerine getirmelisin.”

“Su”yun “seller” gibi akması ise başka bir konudur. Olumlu açıdan baktığımızda “suyun” “seller” gibi akması “bolluk” işaretidir. Bu iyi bir durumdur. Mesela Tosya’nın güzelliği, geçim kaynağı, hayat kaynağı “bağlar”ımızda suların bolca akması “bereket”i müjdeler. Diğer taraftan “yağmur” sularının “sel” olup akması ise tabiatın insan ile mücadelesini veya hak arayışını ifade eder. Gökyüzünden “rahmet” olarak yağan “yağmur”un yine gökyüzünden “boşalması” ise bir doğa olayıdır. Benim yaşımda olanlar hatırlayacaklardır; şiddetli veya orta şiddetli bir “yağmur” yağsa Tosya’nın ortasındaki “Kuruçay” dolar taşardı. Etrafında ne varsa önüne katar alır götürürdü. Hiç “sel”e kapılıp hayatını kaybeden oldu mu bilemiyorum; ama kavunların, karpuzların veya bilumum sebze-meyvenin sel sularını karışıp gittiğini hatırlıyorum. Peki sonra ne oldu da bu seller azaldı? Azaldı çünkü; Gavur dağı adını verdiğimiz çıplak tepeler Üç oluklar mevkiinden başlayarak ağaçlandırıldı. Bizimle beraber o fidanlar büyüdü ve “orman” oldu. Bölgeye hem güzellik kattı hem de yağan yağmur sularını kökleriyle tutarak “sel” oluşma riskini asgariye indirdi. Emeği geçen herkesi şükranla anıyorum.

Bağlı olduğumuz Kastamonu ile birlikte Bartın, Sinop ve Samsun’da son bir haftadır yaşanan “sel” felaketi ortada. Maddi ve manevi kayıp oldukça fazla. Millet ve devlet olarak el ele verip birkaç hafta önce ciğerlerimizi yakan “yangınları” söndürdüğümüz gibi “sel” felaketinin de altından kalkacağımız kesin. Elbette maddi kayıplar telafi edilse de “manevi” kayıpların yerine konması mümkün değil. Felaket adını verdiğimiz “sel” afetindeki mağdurlara elini uzatan herkese şükranlarımı sunuyorum.

“Toprak” konusuna geldiğimizde ilk söyleyeceğimiz veya hatırlayacağımız ilk insan “Adem”in (a.s.) “toprak”tan yaratılmış olmasıdır. Herkes “toprak”tan yaratılıp “toprak”a döneceğine göre üzerinde durup düşünmek gerekmez mi? Gerekir elbette. Yine Âşık Paşa’dan örnekle devam edelim: “Toprağı ise sana taht etmiştir. Toprak üstünde sana makam vermiştir. Bedeni de topraktan yaratmış, görenleri hayran bıraktırmıştır. Buna şükr ü sena kılmalısın, bu lütfun kadrini bilmelisin.” İnsanoğlunun “yaratılış” hikayesini bilmeyen yoktur. Dinlere göre biraz farklılık gösterse de genel itibarıyla aynıdır. Yine de merak edenleri için yazalım, en güzel hikâye Türk edebiyatının abide şahsiyetlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Âdem ile Havva” hikayesidir.

Evet, bugün “havadan ve sudan” bahsedelim derken “ateşi ve toprağı” da kattık işin içine. Bir reklam filminde tabiat şöyle diyor: “Ben senin evinim. Bana iyi bakarsan ben de sana iyi bakarım.” “Ev”imiz dediğimiz “doğa”ya veya “tabiat”a gözümüz gibi bakalım. Unutmayalım ki “tabiat” canlıdır ve onun da bizler gibi “intikam duyguları” vardır. Başka bir yazımızda sadece “su”dan bahsetmek üzere hepinize sağlıklı günler diliyorum.

Selam ve saygıyla,

Orhan Söylemez

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.