DOLAR 9,7592
EURO 11,3948
ALTIN 564,10
BIST 1.484
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 10°C
Parçalı Bulutlu
Kastamonu
10°C
Parçalı Bulutlu
Sal 11°C
Çar 15°C
Per 15°C
Cum 15°C
resim yükle

Hemşehrimiz Prof. Dr.Orhan Söylemez Haber37 ailesinde

Hemşehrimiz Prof. Dr.Orhan Söylemez Haber37 ailesinde
Beypark
28.07.2021
755
A+
A-

Türk coğrafyasına yıllarını veren, Türkiye’de bir çok üniversitede akademisyen olarak görev yapan Tosya’nın evladı hemşehrimiz Prof. Dr. Orhan Söylemez Haber37 Gazetesi ve TV 37’nin yazı ailesine katıldı. Görev nedeniyle sık sık yurt dışına özellikle Türk Dünyası’na giden Prof. Dr. Orhan Söylemez, fırsat buldukça her hafta siz değerli hemşehrilerine ‘Akademik’ başlıklı köşesinde yazılarını, düşüncelerini ve yorumlarını paylaşacak. İlk yazısını bu sayımızın 6. sayfasında paylaşacağımız edebi yazısını sizlere sunarken Orhan Söylemez hocamıza Haber37 ailesine hoş geldiniz diyor, akademisyenlik görevinde de başarılar diliyoruz.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

‘Deniz’e veda: Bir şiirin düşündürdükleri’

Yaklaşık üç yıl önce Haziran 2017’de Kesit Yayınları arasından çıkan Türk Dünyası Edebiyatları Şiir Çözümlemeleri adlı kitabımda “Şiir nedir?” sorusuna cevap aramış ve bunun çok zor sorulardan biri olduğunu söylemiştim. Sebebi de “şiir”in pek çok tanımının yapılabilecek olmasıydı. “Belki de Gürkan Doğan’ın tanımıyla “şiir imbikten süzülmüş felsefe” idi şiirin en kısa tanımı. Dolayısıyla “şiir” yazanın veya okuyanın—okuyanın diyorum; zira insan kendinden bir şeyler bulursa o şiiri okur—duygu ve düşüncelerini
bir süzgeçten geçirip bizlere ulaştırdığı edebi bir üründür. Hatta “yoğunlaştırılmış veya sıkıştırılmış” duyguların ve fikirlerin varlık alanıdır şiir. “Mektup” da öyledir. İçindekilerin sıkıştırmasıyla tıpkı “volkan” gibi patlamaya hazır olduğunda insanın onları kelimelerin, kavramların içine sıkıştırıp dizelere veya satırlara dökmesidir. Adeta bir döküm ustasının malzemesi hazır olduğunda onu kalıplara dökmesi gibi. Ortaya da mükemmel ürünler çıkar. Şimdi sizleri yurdumuzun serhat şehri, Ardahan’a götüreyim. Ardahan; tarih boyunca sıkıntılar yaşamış, işgale uğramış, Müslüman ahalisi camiye toplanıp zalimlerce toplu bir şekilde yakılmış. Caminin adı da o gün bu gündür “yanık cami.” O kokuyu burnunuzda hissetmek isterseniz gidip görebilirsiniz elbette!.. Bu size kalmış. Yoksa uzaktan “gazel” okumanın hiç kimseye ve özellikle de ülkeye hiçbir faydası yok. Şairin dediği gibi “gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür.” Şehrin iki harika gölü var; biri komşu Gürcistan ile yarı yarıya paylaşılmış Aktaş, diğeri de komşu şehir Kars ile bölüşülmüş Çıldır gölü. İkisi de birbirinden güzel. Çıldır ilçesinin Kars’a doğru biraz ötesinde yer alır bu muhteşem göl. Hatta ortasına doğru bir at başı gibi giren Akçakale’si, rivayete göre Anadolu’ya giren Alpaslan’a ev sahipliği yapmış. Çıldır’ın hemen yanı başındaki Urartu döneminden kalma kartal yuvası misali vadiyi gözleyen Şeytan Kalesi’ni zikretmeye bile gerek görmüyorum. Sarı balığı—tabii Atalay’ın orada yenmek kaydıyla! –ile meşhur olan Çıldır gölünün dikkate değer hususiyetlerinden biri de iki bin metre irtifada konuşlanması ve suyunun içilebilir olmasıdır. Aynı özellikleri haiz dünyada sadece dört tane göl olduğunu söylersem belki gidip görmek için kendinize bahane yaratabilirsiniz. Övünmüş olmamak için Ardahan’ın doğa harikası Çamlıçatak mevkiinde inşa ettiğimiz Ardahan Üniversitesi’ni zikretmeye bile gerek görmüyorum. İşte Aktaş ve Çıldır gibi bu muhteşem iki göle ev sahipliği yapan yaklaşık iki bin nüfuslu Çıldır ilçesine de tıpkı “yeşil Tosya”mız—özür dilerim “betonlaşmış Tosya”mız diyecektim–gibi nice kaymakamlar gelmiş, görev yapmış, sevmiş-sevilmiş veya sevmiş-sevilmemiş veya sevilmiş- sevmemiş ama devletimizi temsil etmiş ve vedalaşıp gitmiş. Aralarında “iz” bırakanlar olmuş elbette. Bugün Çin yönetiminin acımasız uygulamaları ile inleyen Uygur Türkü kardeşlerimizin içinden çıkmış yazar-şair ve Türkiye’de İz adlı romanıyla tanınmış olan şair ve yazar Abdurrahim Ötkür, Uygur halkının tarih boyunca maruz kaldığı zulme ve şiddete karşı verilen yaşam mücadelesi hakkında gelecek kuşaklara bir “iz” bırakma gayesiyle bir şiir yazılmıştır. “İz” şiiri, Uygur halkının hürriyet mücadelesinin tescili gibidir. Şiir, aynı zamanda Milliyetçi Çin yönetiminin 1966-1976 arasındaki “Kültür devrimi” sırasında yasaklanmış, şairi de “düşünce suçlusu” olarak tutuklanmış. 1985’te Urumçi’de yayınlanan İz romanının giriş kısmındaki bu şiirde şair Ötkür, yaklaşık altmış yıllık çileli ömrünün bir muhasebesini yapar. Şairin “uzun bir sefer” için atlanmış olması, halkın uzun yıllardır hasretini çektiği “hürriyet” için mücadelesidir. Genç idik uzun sefere atlanıp giderken biz, Şimdi ata binecek kadar oldu torunlarımız. Az idik müşkül sefere atlanıp çıkanda biz, Şimdi büyük kervan olduk bırakıp çöllerde iz. Bunlar şiirden alınmış dizeler. Burada önemli olan “hürriyet” yolunda bir “iz” bırakmaktır. Daha sonrakiler buradan birilerinin geçtiğini görüp cesaretleneceklerdir. Çıldır’da 60’lı yılların sonlarında Kaymakamlık yapmış olan 1935 doğumlu Dinçer Günday da görevi süresince yazar Nursen Karas ile mektuplaşmış. Karas daha sonra bu mektupları 2008’de Çıldır Gölü’ne Mektuplar başlığıyla kitaplaştırmış. Bu mektuplarda sadece bir “kaymakam”ın değil bir “insan” ın duygularını görürsünüz. Mektuplar o yıllar Türkiye’sinin “ekonomik, kültürel, siyasal ve yaşamsal gerçekleri” ni yansıtan önemli belgelerdir. Nursen Karas, “Hiç değiştirmeden sizlerle buluşturduğumuz
mektuplar, doğudaki idealist bir bürokratla, batıdaki idealist bir yazarın, düzene başkaldırışlarını hissettirecek, işleyen çarkın dişlileri arasında yok olmama çığlıklarını duyuracaktır” demektedir. Belki Türkiye çok değişti; ama uzun yıllar serhat şehri Ardahan’da çalışan ve yöneticilik yapan birisi olarak ülkenin batısı ile doğusu arasındaki makasın maalesef kapandığını söyleyemiyorum. Kastamonu’nun Devrekani ilçesinde de Kaymakamlık yapmış olan Günday’ın mektubundan kısacık bir kısmı burada paylaşmak istiyorum. Diyor ki; “Of, Nursen Karas, of, of!.. Bilmediğiniz o kadar çok şey var ki. Anlatılamayan, bir yabancıya, sanki yabancı değilmişçesine bile söylenemeyen o kadar çok şey var ki… Anlatamam. Hem yararsız. Susa susa bir ağzımız olduğunu bile unuttuk. Genellikle gereksiz konuşmalardan kaçınıyorum…” Tosya’dan öteye geçmemiş, geçse de günü birlik gidip gelmiş, oralarda çalışmamış, idealleri Tosya’nın sınırlarını aşmamış şahısların bu satırlarda gizli sitemleri anlaması mümkün değildir. Ardahan gibi uzak bir şehirde üstelik terör denilen belanın dayanılmaz baskısına rağmen
çalışan ve devletimizin kanunlarını gereği gibi uygulayarak çelikleşmiş iradesiyle nihayet kaderin güzel bir cilvesi olarak “betonlaşmış Tosya”mıza—bu tanımı ikinci defa kullandığımı görenlerin her ikisinde de sadece Tosya’nın değil ‘yüreklerin’ de betonlaştığını, ‘taş’laştığını göreceklerdir–tayin olmuş kaymakam Deniz Pişkin’e gelelim şimdi de. Görelim bakalım 1977 yılında Ardanuç doğumlu Deniz Pişkin kimmiş. Türkiye’nin en büyük bilim merkezlerinden Marmara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nü bitirmiş 2000 yılında. aynı üniversitenin Kamu Yönetimi Anabilim Dalı Siyaset Bilimi ve Sosyal Bilimler Bölümü’nde (Fransızca) yüksek lisans yapmış. Tezini Türkiye’de bölge yönetimi arayışları üzerine hazırlamış. Üniversite öğrenimi sırasında TRT İstanbul Televizyonu Haber Merkezi ve CNN Türk’te haber muhabiri olarak çalışmış. İçişleri Bakanlığı’nın açmış olduğu sınavı kazanarak 91. Dönem Samsun Kaymakam Adayı olarak Mülki İdare Amirliği mesleğine intisap etmiş. Fransız idari yapısını tanımak ve yabancı dil öğrenmek amacıyla uygulanan dokuz aylık yurtdışı stajını, Fransa’nın Franche Compté Üniversitesi’ndeki Centre de Linguistique Appliquée’de (Uygulamalı Dil Okulu) tamamlamış. Buradaki eğitimin sonunda yapılan sınavlarda Fransızca dilindeki en yüksek seviye olarak kabul edilen DALF C2 diplomasını almaya hak kazanmış. Orta Kaymakamlığı görevindeyken, alanındaki en saygın idarecilik okulları arasında gösterilen ENA’nın (Ecole Nationaled’Administration) yarışma sınavlarını kazanarak “Uzun Süreli Uluslararası Kamu Yönetimi Eğitimi” almak üzere Aralık 2010-Mayıs 2012 tarihleri arasında 18 ay süreyle Fransa’ya gitmiş. ENA’daki ders ve staj dönemlerini başarıyla tamamlayarak “Uluslararası Kamu Yönetimi Diploması” almış. Fransa’da bulunduğu bu süre içerisinde ayrıca Paris IV- Sorbonne Üniversitesi’nde Kurumsal ve Siyasal İletişim alanında yüksek lisans yapmış; “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne Üyelik Sürecinde Fransa’daki Türkiye Algısı: Türkiye İçin Etki ve İletişim Stratejileri” konulu tezini hazırlamış. Türkiye Satranç Federasyonu Onur Kurulu üyesi olmuş. Satranç il hakemliği lisansına sahipmiş. Lise ve üniversite yıllarında amatör kümede lisanslı olarak futbol oynamış. Fransızca ve İngilizce biliyormuş. Öğretmen Nurhan Hanım ile evliymiş ve üç çocuk babasıymış. Üstelik Elif Tosya’da dünyaya geldiği için Tosyalı yani hem şehrimiz olmuş. Tunceli Pülümür’de bile çalışmış. Öyle ya kimin umurunda Türkiye’nin en ötesindeki bir ilçesinde doğup büyüyeceksin, Marmara’da lisans ve yüksek lisans yapacaksın, üstelik öğrencilik yıllarında çalışarak paranı/harçlığını kazanacaksın, ta Fransalara gidip “dil” öğrenip geleceksin, tekrar davet alıp Paris’teki dünyanın en meşhurlarından olan Sorbonne Üniversitesi’nde yeniden yüksek lisans yapacaksın. Kimin umurunda ki?.. Keşke gelseydin de Tosya’da okusaydın. Hem öğrenci iken çalışmak da neyin nesi? Muhabirlik yapmak da neymiş, “muhbir”lik yap daha iyi. Bir de “satranç” oynuyormuş!.. Kimin karnını doyurmuş “satranç” denilen oyun? Gel kardeşim biz seninle bir “66” oynayalım, olmazsa “101” oynayalım hatta “prafa” oynayalım. “Okey” varken “satranç” da neymiş? Hile nasıl yapılır, taş nasıl çalınır, yancılık
nasıl yapılır sana gösterelim. Bir de şiir yazmışsın. Şiir senin neyine? Üstelik dualar ediyorsun Tosya ve Tosyalılar için. Bırak onları biz senin için yapalım. “Hoşçakal Tosya” demişsin. Hani bir iki yıl daha kalacaktın? Halbuki Yunus rahmetli ne diyordu; “Her dem taze doğarız, bizden kim usanası.” Bir pazar sabahı simidi, helvası, çayı ile hayata yeniden başlamak herkese nasip olur mu bilinmez; ama biz yaşadık, öyle değil mi Deniz Bey kardeşim?.. Teşekkürler Ahmet Çaycı’ya, Zâdelerden Hacı’ya. Hamdolsun Yaradan’a. Belli ki “ibi’nin suyuna pilav”ı sevmişsin. Simidi Çaycı’dan, helvayı Zâde’den, çayı Türkistan’dan bir araya getirdiğimiz o fakir sofrasını unutmamışsın. Türkistan artık yok, hiç olmazsa adıyla bizde neleri çağrıştırıyor, bizleri nerelere hangi hayallere götürüyordu. Zâde’ye helvası Çaycı- ’ya da simitleri için teşekkür edelim. Demek ki bir taburenin üstü bile dost meclisine dönünce unutulmaz olabiliyor. “Geleydin bir çay içimi, sen çay dökerdin, ben de derdimi” diyor halk sözünde. Ne kadar güzel, değil mi? Daha da öte gidelim mi? Gidelim. “İnsan çaya benzer; sıcak suyun içinde demlenene kadar gerçek rengini bilemezsin.” Gördünüz mü “çay” deyip geçtiğimiz ve bir yudumda içtiğimiz “nimet”in faydalarını? Deniz Bey kardeşim, unutma; “çay, yalnızların yârenidir.” Gelin dostlar bu “çay” sohbetini Pirimiz Hoca Ahmet Yesevi’den bir hatıra ile bitirelim ve “bir çay içimi demlenelim.” Hoca Ahmet Yesevi, sıcak bir günde
Çin’e yakın bir yere gidermiş. Yol kenarında oturmuş yorgunluğunu atmaya çalışırken bir köylü kendisine “çay” ikram etmiş. Hazret o güne kadar hiç görmediği ve bilmediği çayı içince rahatlamış, harareti gitmiş ve ellerini açıp dua etmiş: “Ya Rabbi, bu içeceğe revaç ver. Bizi sevenler içsin, faydalansınlar.” Ne güzel dua, değil mi kıymetli hemşerilerim? Afiyet olsun Deniz Bey kardeşim. “Dernek pilavın yedeksiz kalmasın Tosya” diye de dua etmişsin. Böylesi bir dua da ancak yüreği güzel insandan gelir. Sağ olasın. Tarhana bilirsin Tosya’nın sofrasının olmazsa olmazıdır. Belli ki sen de sevmişsin. İçtiğin “tarhana”lar helal olsun, ilaç olsun, şifa olsun. Eşine ve sana güç, Deniz Alp, Zehra ve Elif’e ilham olsun kardeşim. Dernek pilavından bahsetmişsin. Dünyayı gezdim dolaştım Tosya’nın “dernek pilavı” gibisini görmedim ben. Sadece etinin, pilavının, helvasının veya hoşafının lezzetinden bahsetmiyorum, sakın yanlış anlaşılmasın. Benim kastettiğim “dernek” etkinliği. Tam bir “imece” yani yardımlaşma örneği. Dünyanın neresinden olursa olsun, hatta Amerika Başkanı gelsin Tosya’nın derneğini görmesini isterim. Bir iş arkadaşımı getirmiştim Tosya “dernek pilavı”na. Takım elbisesinin ceketini çıkarıp gömleğinin kollarını sıvayıp kimliğine veya işgal ettiği makamına bakmadan “dernek sahibi- ”nin misafirlerine “hizmet” edişini her fırsatta ve her yerde anlattığını biliyorum. Hele bir de “Dernek pilavın yedeksiz kalmasın Tosya” demiyor musun, ta derinlerden titretiyor gönül tellerimi. Bundan daha güzel dua olabilir mi diye kendi kendime soruyorum; ama aşağıda geliyor arkası. Kalemine, yüreğine sağlık Deniz Bey kardeşim. “Çiftetelli çalıyorsa oturanı döverler, Vatana bayrağa yan bakana
söverler” diyorsun. Sosyolojik bir inceleme yapılsa “çifteteli”nin hayatımızdaki yeri için ayrı bir parantez açılması gerekir. Gerçi son zamanlarda “düğün” işleri modernleşti; ama yine de devam ettirenlerimiz var ve ben o aileleri kutluyorum. “Vatan” ve “bayrak” bizim için kutsal; çünkü “hubb’ül- vatan min’el-iman” der kitabımız. Yani “vatan sevgisi” “iman”dandır. Hepimizin “iman”ı var, elhamdülillah, hatta bazılarımızın yedi kat fazla imanı var; zira Kâbe’yi muazzamayı yedi kere ziyaret etmişler kendileri. Elbette memleketine yıllarca hizmet edip de tayini çıkıp giden “imam”ı “osuran imam” olarak hatırlar ve hatırlatır. İmamın din adına, kitap adına yaptığı hizmetlerin hiç önemi yoktur. Bizler “vatan”a yan bakan olursa söveriz de döveriz de. Millî olan mukaddes olan her şey çok değerlidir. Cami ve mescitlerin sayısı oldukça fazladır Tosya- ’da. Benim en son hatırladığım sayı yetmiş iki idi. “Cami” kelime anlamı olarak “toplayan” demektir. Bu sebeple Tosya halkı için özellikle esnaf için çok büyük önem arz eder. Birbirlerini görme fırsatı bulurlar namaz çıkışı. “Nasırlı ellerin dert görmesin Tosya” demişsin. Baharda karlar eriyip Devrez- ’in suyu da görülmeye başlayınca tatlı ve hummalı bir telaş başlar Tosya’nın pirinç tarlalarında. Bağlarda da öyle değil mi? Bellemek, çapalamak ve toprağı havalandırmak gerekir. Dize kadar yükselen su içinde bir yandan çeltik ekme telaşı, diğer yanda bel ya da kürekle “takman”ların hazırlanması sırasında elbette eller nasır tutacaktır. Eller nasır tutmalı ki toprak da Allah da bizlere nasibimizi göndersin. Ne derler; “tarlada teri olmayanın sofrada yeri” olmaz. Çalışan eller, nasırlı eller dert görmesin diye dua ediyorsun Deniz Bey kardeşim. Yüreğine sağlık; ama dua senin neyine? Bırak da Tosyalı senin için dua etsin!.. Dua edenlerin bol olsun. “Gözünde yaş başında duman olmasın
Tosya” diye dua etmişsin. Tosya için güzel bir dua daha; “gözünde yaş başında duman olmasın Tosya.” Böyle bir duayı yapabilmek için insanın yüreğinde yer etmiş olması lazım. Tosyalı, yüreğinde cennet gibi doğasına, ormanına, kerestesine yer veriyor mu ki sen veriyorsun Deniz Bey kardeşim? Dipsiz Göl’e en son “benim” diyen hangi Tosyalı gitmiştir acaba merak ediyorum. “Duman” yüksek dağların başında büyük olur. Tosya’- nın da “Gavur Dağı” yok mu Deniz Bey kardeşim? Öyleyse başındaki “duman”ı da büyük olacak!.. Gözündeki yaşa gelince; o da annelerin göz yaşıdır, sevinç göz yaşlarıdır. Koca koca üniversitede okumuş çocukları memlekete, ana kucağına baba ocağına dönmüştür. Belki de tayini Tosya’ya çıkmıştır. Ana yüreği, ağlamasın da ne yapsın? Evladı gurbet ellerde kalıp yolunu mu yitirseydi daha mı iyi olurdu? “Hamam” demişsin şiirinde. Son iki senedir hamama gidip keselenen oldu mu acaba? O eskidendi Deniz Bey kardeşim, keselenip yıkanıp kuş gibi çıkmak hamamdan!.. Artık Tosya’da insanlar evinde keselenip kuş gibi çıkıyorlar banyodan. Ceketin içindeki astarı “kıl keçisi”nden yani “tiftik”ten teladan dikenler de pek kalmadı. Hatta belki inanmayacaksın ama Ankara’daki Etnografya müzesinde “tiftik”ten üretilen, adına da “soft” denilen kumaşı kasada kilitler altında saklıyorlarmış. Tezgâh mı kaldı ki evlerde, soft dokusun insanlar? Kıymeti bilinmedikten sonra “ne çok nimet vermiş” olsa ne olur ki? Belki son satırı biraz değiştirip “Güzeldin, özeldin, farklıydın Tosya” demek geçiyor içimden. “Ocağın şen, muhabbetin daim olsun Tosya” diye dua etmişsin. “Hacet”e çıkmak da ne oluyor? Devletin koskoca Kaymakam’ı “hacet”e mi çıkarmış? Bırak o işleri Tosya’mızın “imanlı” kardeşleri yapsınlar, ister “gem” alsınlar ister “dem” alsınlar. Sonra da göklere selama dursunlar. Köye inip “tırpan” sallamanın ne âlemi var bu memlekette? Bırak herkes kendisi yapsın, neşeli ve yiğit yârenleri yapsın. Böylece “ocak”ı şen, muhabbeti daim olsun. Sen otur makamında, gelenleri kabul et, imzalarını at, yeter. Ne işin var senin köylerde, tarlalarda, hacetlerde Deniz Bey kardeşim? Bak, köy köy
gezmişsin, evlere girmiş dertler dinlemişsin, hakir görmemişsin garibi gurabayı, kimseye de sırtını dönmemişsin. Çalışmış çabalamışsın; ama yaptıklarını yapamadıklarına nasıl saysın Tosyalı? Yapılanlar unutulur, yapıl/a/mayanlar kalır akıllarda ve hep o konuşulur. Hükümet binasını, Dipsiz gölü bitiremedi derler, ama hastaneyi görmezler. “Senin de dua edenin eksik olmasın Tosya” diye de dua etmişsin. Her ne kadar unutmayanı olsa da “iyiliği” de unutur Tosyalı. Öyle senin dediğin gibi de vefalı değildir Tosyalı, hiç kendini kandırma. Fakiri zengininden cömerttir. Bu doğru, bak ne güzel tespit etmişsin. Çalışanı her ne kadar sevse de “dua” edeni artık az kalmıştır maalesef. Evliyası, türbesi bol olduğu kadar altını da boldur. Buna rağmen geçimi de zordur. Fakire fukaraya sahip çıkar gibi görünse de bayram için aldığı kurbanlığın “kilo”su çok daha önem kazanır. Akla ilk gelen yapılacak “kavurma”dır, yoksa fakire fukaraya dağıtılacak hisseler değil. Hem zaten Tosya’nın fakiri-fukarası da yoktur Deniz Bey kardeşim!.. “Deneyi danaya katadur Tosya.” Cabaları iyi demişsin, Ramazan’da fırınlara sürülür. Gerçi son zamanlarda Ramazan fırınının dumanından rahatsız olup fırınların tepesini yıkacak kadar “gem”i azıya almış, kültürel “mankurtluk”a soyunmuş cahil ve cühela olsa da bu güzel gelenek halen devam etmekte. Birlikte yediğimiz “keşkek”lerin hatırına “deneyi danaya katadur Tosya” duana yürekten katılıyorum. Eskiden göreydin keşke hanımların düğünlerde giydikleri “üç etek”leri ve “bindallı”ları. Altın gıstılar güzellikte birbiriyle yarışırdı Deniz Bey kardeşim. Gösteriş de olsa belinde “bıçkı”nın olmasıiyidir; zira bağda bahçede budanacak dal, kesilecek budak ve soyulacak meyveler her an bulunur Tosya’da. “Toprağında bereket, sofranda lezzet bitmesin Tosya.” İşte güzel bir “dua” daha; “Toprağında bereket, sofranda lezzet bitmesin Tosya!” Doğrudur üzümü yer yaprağını sarar Tosyalı. “Bekmez”e köy ekmeğini bandın mı yenmez mi Deniz Bey kardeşim? Çakal’ın sebzesi için Faruk Helvacı ağabeyimle tarlada çamurlara bulandığımızı hatırlıyorum. Hele çayın üzerindeki Pazar yeri. Bütün köylerden gelmiş biberler, domatesler, fasulyeler neler neler. Tosya Kastamonu ile mi güzel yoksa Kastamonu’suz mu güzel bilemiyorum. Aramızdaki Anadolu’nun yüce dağı Ilgaz’ı söküp atamayacağımıza göre Kastamonu ile göbek bağımızı kessek daha iyi olur. Biz vilayet, sen de Vali olsan ne güzel olurdu ama, değil mi Deniz Bey kardeşim? Gel biz seninle “dua”mızı böyle yapalım! Hem Çankırı, Çorum da aramamış oluruz, öyle değil mi? “Şu dedikodu işini bırak artık Tosya” diyerek bir de nasihatte bulunmuşsun. Aslında bu sadece Tosyalı için değil belki de bütün memleket için geçerli bir nasihat. TDK Sözlüğü “dedikodu” kelimesinin tarifini “başkalarını çekiştirmek, kınamak üzerine kurulmuş konuşmak” olarak tanımlıyor. Günlük hayatımızın bir parçası olan ve büyük bir bölümünü de işgal eden “dedikodu” için çok değişik yorumlar var. Heskovits “Haiti Vadisi’nde Hayat” başlıklı kitabında (1937) dedikoduyu; “bireyin başka bir kişiye doğrudan saldırı yapamayacağı durumlarda, daha tedbirli olarak saldırıda bulunması şeklinde” tanımlıyor. Gluckman’a (1963) göre grup olarak düşünüldüğünde dedikodu “üyeliğin işareti” konumunda ve grubun değerini artırma işlevi görmekte. Dedikodunun belirli yeri, zamanı vardır, ilk tanığı bellidir, kolay yayılır. Hamlet İsahanlı ile Aynur Gazanfargızı’nın birlikte hazırladıkları bilimsel çalışma “Dedikodu halkbilim türü müdür?” bu konuya farklı bir açıdan yaklaşır. “Dedikodu kötü davranış”tır diye başlayan çalışmadan alıntı ile gösterecek olursak: “Buna rağmen günlük sohbetlerin ana teması olmaya devam etmektedir. Halk arasında “bana başkasını anlatan başkasını da bana anlatır” şeklinde deyim yaygındır. Azerbaycan şairi Süleyman Rüstem’in meşhur “Menden sene, ey gül, ne deyirlerse, inanma/ Senden de gelib günde Süleymana deyirler” dizeleri de sanki bu deyimi destekler niteliktedir… Halkbilim türleri içinde manilerle, masal ve halk hikayeleri ile, hatta atasözü ve deyimlerle kıyaslayınca dedikodular daha geniş yayılmıştır. Gördüğümüz her olay, her nesnenin adeta dedikodusu yapılır. Dedikodu korkusu insanı dikkatli olmaya sevk eder. Bu yüzden de bazen hatta dedikodu yapanların kendileri bile başkaları tarafından tartışılırken ciddi rahatsızlık duyar ve davranışlarına dikkat etmeye başlar.” Burada da görüldüğü gibi dedikodu yapanların kendileri bile bundan rahatsızlık duyuyor ve zarar görüyorsa haklısın Deniz Bey kardeşim diyorum. Şirinin son dörtlüğünü buraya alıyorum; zira üzerinde konuşulması ve yazılması gerekiyor: ‘Deniz der ki eylemedim idareyi maslahat, Ne tehditler gördüm ne çok nasihat, Göbelin göbelliğine vermedim fırsat, Hakkını helal et hoşça kal Tosya…’ Atatürk 16 Ocak 1923’te yaptığı konuşmasında bu konuya temas etmiş ve demiş ki: “Herkesi memnun edelim dersek, maksadı temin etmiş olmayız. İdare-i maslahatçılar esaslı inkılap yapamazlar. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde kimseyi memnun etmeye imkân yoktur. Memleket mamur, millet zengin olduğu zaman herkes memnun olur.” Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal’in bu sözü üzerine söylenecek sözü de Deniz Bey kardeşim zaten söylemiş: “Deniz der ki eylemedim idareyi maslahat.” Bu ifade Atatürk’ün bakış açısıyla aynıdır ve onun yolundan ilerleyen “genç” ve bir o kadar da “tecrübeli” devlet adamının duruşu ve davranışıdır. Kutluyorum. Nasihat almak fena bir şey olmasa da ilçemizin en yüksek mülkî âmiri ve devlet temsilcisinin “tehditler” almış olması üzerinde durulup düşünülmesi ve çözüm üretilmesi gereken bir sorundur. Bu da şirin (!) Tosya’- mızın ileri gelenlerinin ve saygı değer büyüklerimizin omuzlarına yüklenmiş bir sorumluluktur. Mehmet Necip Alışkan hiç yorum katmadan “göbel” kelimesinin çeşitli anlamlarını sayfasında vermiş ve bu tanımlar üzerinden yorumlar yapılmaya başlanmış. Bizi ilgilendiren tanımlar şöyle; 1. Çocuk; 2. Yaramaz çocuk; 3. Babası belli olmayan çocuk, piç; 4. Başıboş, kimsesiz, öksüz çocuk. Şiirin bu dizelerinde de Tosya Kaymakamı Deniz Pişkin, görev yaptığı dört yıl boyunca “idare-i maslahatçılık” yani “bir işi olması gerektiği gibi yapmak yerine günün şartlarına göre” yapmadığını belirttikten sonra gördüğü tehditlere aldırış etmeden kelimenin en sık kullanılan anlamıyla “çocukça davranışlara” fırsat vermediğini belirtmiştir. Bir devlet adamı vakarıyla, bir devlet adamı duruşuyla tamamen örtüşen bu davranış takdire şayandır. Günü kurtarmak için idare-i maslahata uymadığın, tehditlere itibar etmediğin, çocukça davranışlara fırsat vermediğin için seni kutluyorum Deniz Bey kardeşim. “Yükseklere sevdası olanların, alçaklarda ve alçaklarla işi olmayacağını” hepimiz biliyoruz. Benim bildiğim, kültüründen, örfünden, âdetinden, gelenek ve göreneğinden nasibimi aldığımı düşündüğüm sevgili Tosya’mıza senin kaymakam olmanı can-ı gönülden istedim. Bunu sen de biliyorsun. Şiirini baştan sona okudum, umarım herkes baştan sona okur, sondan başa değil! Seni itibarsızlaştırmak için uğraşanlarla enerjini harcama, gönlünü ferah tut. Birisi Tosyalı üç evladını yüce devletimizin kutsal yolunda yetiştirmeye devam et. Yolun da açık olsun, bahtın da Deniz Bey kardeşim. Bu yazımın başlığını “Deniz’e veda” olarak koymak isterdim; fakat senin güzel dualarla süslü, her hususiyetini dizelerine aktardığın şiirin üzerine yazmam icap etti. Kalemine de yüreğine de sağlık. İnşallah yine bir gün bir başka yerde gönül rahatlığı ile birlikte çalışırız. Sana senin gibi devlet adamlığının yakıştığı bir devlet adamı-şairin şiiri ile veda etmek istiyorum. Abbas Abdulla Gürcistan’ın Azerbaycanlı Türk kardeşlerimizce meskûn Borçalı’da 1940’da doğmuş idi. Amerika’dan dönüp de ders vermeye başladığım yıllarda İstanbul’da Azerbaycan Cumhuriyeti’nin İstanbul Başkonsolosu idi. Şiirlerini derslerde okuturdum. Bir gün kendisini aradım ve okula davet ettim. Öğrencilerimle ders yapmasını ve onlara şiirlerinden okumasını rica ettim. Kabul etti. Halbuki koskocaman Başkonsolos idi. Etmeyebilirdi de. Davetimin resmi olmadığını ve tamamen şahsi olduğunu, kendisine resmi bir karşılama töreni yapamayacağımı veya yaptıramayacağımı söyledim. Şoförüyle geldi. Tıpkı Şirinler dizisindeki Şirin Baba gibiydi ak sakalı ve kısacak boyu ile. Gözümün önünde bir anda Nasreddin Hoca ete kemiğe bürünmüş olarak canlandı. Acaba o mu derken Dede Korkut aklıma geldi. Her ikisi de olabilirdi. Ama o bir “insan”dı, hem de yetim bir “insan”dı. Mən insanam Ben insanım Mən insanam, ömr edirəm dünyada, Mən bir dərya, dünya məndə bir ada. Yazıq dünya qərq olacaq dəryada, Nə zamansa mən dünyadan köçəndə. Yaşayaram, dünya məndə yaşayar, Dumanlansam, dünya çəndə yaşayar. Mən dünyaya, dünya mənə oxşayar, Nə zamansa mən dünyadan köçəndə. Ben insanım ömür sürüyorum dünyada Ben bir derya, dünya bende bir ada Yazık dünya gark olacak deryada Ne zaman ki ben dünyadan göçende. Yaşıyorum, dünya bende yaşıyor, Dumanlansam, dünya siste yaşıyor. Ben dünyaya, dünya bana benzer Ne zaman ki ben dünyadan göçende. Bir dəryayam, çox çətin ki quruyam, Qurusam da öz dünyamı qoruyam! Kaş kiməsə ölümümlə yarayam, Nə zamansa mən dünyadan köçəndə. Bir deryayım çok çetin ki, kuruyorum Kurusam da öz dünyamı koruyorum! Keşke birilerine ölümümle yarasam Ne zaman ki ben dünyadan göçende! Esenlik dileklerimle…

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.