Hikâyelerin rehberliğinde şehirlerde dolaşmak

Değerli dostlar, epey bir zamandır seyrek yazıyorum. Her şeyde olduğu gibi bunda da sebep veya sebepler elbette var. Mazur görün yeter. Felsefe alanındaki kitapları ve özellikle de “tarih bilimine” yaptığı katkılar ile bilinen 14. Yüzyıl düşünürü İbni Haldun’a ait olduğu sıkça tekrarlanan “coğrafya kaderdir” sözünü işitmeyeniniz yoktur. Gerçekten de öyledir diye düşünüyorum ben de. Yani coğrafyamız bizim kaderimizdir. Elbette insan kendi coğrafyasını, bir başka ifadeyle doğup büyüdüğü adına vatan denilen coğrafyasını terk edebilir; lakin gittiği yaşadığı yerin kaderini paylaşmaya başlar.

Bizim coğrafyamız da şimdilik Anadolu. Yüzyıllardır bu coğrafyada yaşamış atalarımız. Bizler de yaşamaya devam ediyoruz. Kaderimiz de belli: Bu toprakların acısı, hüznü, matemi, sevinci, tasası ve her ne varsa bizim. Milli mücadelemizden sonra asırdan uzun bir zaman geçti, içinde bulunduğumuz yıl boyunca da Cumhuriyetimin asırlık yaşını kutluyoruz. Etrafımız “ateş çemberi” desek yeri var. Kuzeyde Ukrayna’daki savaş, Kırım’ın işgali, Irak’ın kuzeyindeki gelişmeler, güvenlik güçlerimizin yıllardır devam ettirdiği mücadele, Suriye’de yaşananlar derken şimdi de Gazze’de yaşananlar. Bunların hepsi de ülkemize maddi ve manevi zararı olan çatışmalar. En çok da “insanlık” bunlardan zarar görüyor. İçimizi, yüreğimizi parçalayan olaylar “sıradanlaşıyor” ve maalesef bizler de “alışmaya” başlıyoruz. İşte en büyük tehlike bu ya!

Her neyse, biz yine edebiyata dönelim. İbni Haldun’un “coğrafya kaderdir” sözünden  ilerleyerek “edebiyat coğrafyasına” geçelim. Göreceksiniz çok keyif alacaksınız. Edebiyat coğrafyasında dolaşırken “masal dünyasında” dolaşıyor olacaksınız. Hiç gitmediğiniz, hiç bilmediğiniz, hiç görmediğiniz şehirlerde, coğrafyalarda dolaşacaksınız. Nedenine gelince; edebiyat ile coğrafyanın iç içe geçmiş olması diyorum. Hikâye veya romanda olaylar veya durumlar mutlaka bir mekânda geçer. Dolayısıyla içinde bulundukları coğrafyanın özelliklerini ve izlerini taşırlar. Ayrıca olayların kahramanların –genellikle insanlar—duygularının şekillenmesine içinde bulundukları “ortamlar” etkili olurlar. Böylece insanların coğrafyaya veya daha dar anlamda “mekâna” kattıkları kadar coğrafyaların da insanlara önemli katkıları olur.
Ben pek çok romanı veya hikâyeyi okuduktan sonra olayların geçtiği yerleri dolaşmayı çok istemişimdir. Mesela dünya klasiklerinden Simyacı romanının kahramanı
çoban İspanya’nın güneyinde yaşamaktadır. Oradan gemiyle karşıya yani bizim Fas olarak bildiğimiz eskilerin ise Mağrip dedikleri ülkeye geçer. Orada Marakeş şehri onun ilk acı tecrübesini yaşadığı coğrafyadır. Marekeş’i daha önceden görmüş bir okuyucu olarak kitabı okurken satırlarda anlatılan şehrin meydan ve sokaklarını nasıl dolaştığımı ben bilirim.

Mesela 19. Yüzyılın aydınlık yüzü, Türk dünyasının tanınmış eğitimci ve reformcusu Kırımlı yazar ve düşünür İsmail Gaspıralı’nın “Dar’ür-rahat Müslümanları” adlı uzun hikâyesi Endülüs şehrindeki El Hamra sarayında geçer. Endülüs Emevi Devleti’nin medeniyet zirvesinin simgesi olan bu sarayı görmek, Gaspıralı’nın anlattığı sokaklarda ve caddelerde dolaşmak, sarayın bahçesindeki meşhur “fıskiyeyi” görmek en büyük dileğimdir.

Azerbaycan edebiyatının tanınmış yazarı Elçin’in yazmış olduğu Mahmut ile Meryem romanı klasik halk hikâyesi “Kerem ile Aslı”nın modernleştirilmiş halidir. Kahramanın babası Gence hükümdarıdır. Daha önce gezdiğim, sokaklarında dolaştığım, mescitlerini ve en önemlisi 1918’de kurulan ilk Türk cumhuriyeti olan Azerbaycan Türk Cumhuriyeti’nin başşehri Gence’yi yazarın kelimeleriyle dolaşmak heyecan verici olacaktır. Ayrıca kahramanlar Mahmut Müslüman, Meryem de keşişin kızı olduğu için Hristiyan’dır. Dolayısıyla evlenmeleri her iki tarafça da uygun görülmez. Keşiş kızını alıp Erzurum’daki büyük kiliseye kadar kaçırır. Mahmut da peşinden yollara düşer. Yazar Elçin, bütün yol boyunca Mahmut’un uğradığı coğrafyaları anlatır. Yazarın anlattıkları ile o yolları dolaşmanın “heyecanlı” olacağını düşünüyorum.

Tesadüfen gördüğüm Gamze A. Arslan’ın kaleminden çıkan Raviyan-ı Ahbar’dan Hikâyeler kitabı bugün elime geçti. Bir çırpıda pek çok hikâyesini okuduğum kitapta “on şehrin on hikâyesi” bulunuyor. Beyrut’u, Bağdat’ı, Fas’ı ve Semerkant’ı bir çırpıda okudum. Gözümü kapadım bu şehirlerin sokaklarında dolaştım. Daha okuyacağım Endülüs, İsfahan, İstanbul, Kahire, Kudüs ve Şam beni bekliyor.

Bilirsiniz “Ba’de harabü’l- Basra” yani Basra harap olduktan sonra anlamına gelen bir rivayet vardır. “İş işten geçtikten sonra” anlamında kullanırız. Mesela “Şam” şehrini geçmek için iş işten geçmiştir. Bağdat’ı görmek için iş işten geçmiştir. Şam’a ve Bağdat’a elimizi kolumuzu sallayarak sadece ve sadece “kimlik kartımız” ile gitmek varken gitmemişsek iş işten geçmiş demektir. Kudüs ha keza!.. Şimdi diyorum ki gelin iş işten geçmeden önce bu şehirlerin “hikâyelerini” okuyalım sonra da hep birlikte bu şehirleri gezmeye çıkalım.

Size söz; Endülüs ve Fas gezilerinizde ben size eşlik ve rehberlik ederim!.. Yeni bir haftada yeni bir yazıda buluşmak dileğiyle hoşça, dostça ve sağlıcakla kalınız.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Orhan Söylemez



Anket KASTAMONU BELEDİYE BAŞKANI KİM OLMALI
Tüm anketler