DOLAR 17,9331
EURO 18,4099
ALTIN 1.039,38
BIST 2.864,25
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 30°C
Yağmurlu
Kastamonu
30°C
Yağmurlu
Paz 25°C
Pts 29°C
Sal 28°C
Çar 28°C
resim yükle
resim yükle

‘Mızıka’

‘Mızıka’
Beypark
16.02.2022
420
A+
A-

Sevgili okuyucular, Geçen hafta sizlerle özellikle “manda yuva yapmış söğüt dalına” sözleriyle bilinen Tosya türkümüzü konuşmuştuk. Bu hafta da söz ve müzikten bahsedelim istiyorum. Bizim kuşak diyeceğim/ iz 60’lı yıllarda doğmuş nesil ve elbette öncekilerin çok iyi bilecekleri bir müzik aleti vardı:

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Mızıka. Bilmem içinizde bileniniz veya bilmeyeniniz, göreniniz veya görmeyeniniz var mıdır?
Eminim daha önce görmüş veya duymuş olanların gözlerinin önünde canlanmıştır bile. Genellikle on iki veya yirmi dört delikli üzerinden üfleyerek ve havanın çıktığı arka tarafını da avucunuzun içi ile ayarladığınız bir enstrüman. Ha diyeceksiniz ki sen çalabiliyor musun? Koskocaman bir hayır!.. Ama unutmayın Tosya’da öyle sanatkârlar var ki ustası oldukları sanatı icra edemiyorlar. Mesela adını hatırlamadığım bir saz veya ud yapım ustası hemşehrimiz ne saz ne de ud çalabiliyor. İlginç değil mi? Aslında maksadım sizin “saz” veya “ud” hatta “mızıka” çalıp çalamadığınızı öğrenmek değil, elbette. Maksadım sizi içinden “mızıka” geçen bir hikâyeye götürmek: Uzun Hikâye.
Hani demiştik ya daha evvel; “… evrensel bir dil olarak kabul edilen sanat, dili ne olursa olsun herkesin gözüne, gönlüne ve en önemlisi ruhuna hitap eder” diye. Sanat ve kültürün en önemlilerinden birini oluşturan şarkı, türkü, ezgi veya ilahi de gönüller arasındaki “köprü”yü inşa eder, zira çevreye duyarlı bir insanın hayatında “kültür ve müzik” önemli bir yer tutar.
Mustafa Kutlu ismini duymuşsunuzdur. Son elli yıla “hikayeci” olarak damgasını vurmuş yazarlarımızdan bir tanesi. Dün Kastamonu’da Gençlik ve Spor Bakanlığı Hasan Doğan Kültür Merkezinde 9. Sınıf öğrencisi pırıl pırıl dört genç, Kutlu’nun hikayeleri üzerine panelde konuştular. Birisi hikayelerdeki “dayanışma” kültürünü ve bu kültürün Anadolu’daki yaşam tarzı içindeki yerini, diğeri hikayelerdeki “sevda” algısını, bir diğeri hikayelerde “hayat” kavramını, bir diğeri ise yine hikayelerdeki “insan”ı ele alıp enine boyuna anlattılar. “İnsan” denilen varlığın ne kadar karmaşık bir yapıya sahip olduğunu hepimiz az çok biliyoruz; zira “insan” önce “beden” sonra da içine üflenmiş “ruh”tan vücuda geliyor. Vücuttaki “arızaları” tıp ilmi geliştikçe daha kolayca giderebiliyoruz. Fakat “ruh” dediğimiz ve ne olacağını bilmediğimiz karmaşık yapı içimizi de dışımızı da bozuyor. İşte bu girift yapıyı, Kutlu’nun hikayelerinden yola çıkarak Tosyamızın medar-ı iftiharı, Eğitim Fakültesi eski dekanımız Prof. Dr. Selahattin Kaymakçı’nın mahdumu Mehmet Emin Kaymakçı’dan dinledik. Mest olduk.
Gelelim yazının başında bahsettiğimiz “mızıka” meselesine. Elbette gençlerin hiçbiri bu konuya temas etmedi. Edemezdi; zira belki bu gençler “mızıka”yı görmediler bile. 70 nesli bile görmemiş!.. Kutlu’nun çok velut yani üretken bir yazar olduğunu bilirsiniz. Elli yıl içinde kırk yedi kitabı basılmış. Hikayeler, denemeler vs. Bunlardan birinin adı Uzun Hikâye. İşte kısaca sizinle bu hikâyeyi konuşacağım.
Kutlu verdiği demecinde her ne kadar “otobiyografik” eser yani kendisinden bahseden eserler yazmadığını söylese de ben “kendi öz geçmişimden” pek çok iz yakaladım. Mesela hikâyede geçen olayların tarihi ile ilgili ip uçları: Eğitim seferberliği, yazlık sinemalar, sezonluk lunaparklar ve popüler romanlar zaman konusunda bize çok şey anlatıyor. Bırakın bağlardaki gümeleleri şehirdeki evlerde bile “buzdolabı”nın olmadığı zamanlar. Hatırladınız mı? Ben hazırlıyorum gümelemizdeki tel dolapları.
Hikâyenin baş kahramanı Bulgaristan’dan göç etmiş, İstanbul’da önce Eyüp’te bir kulübeye yerleşen, sonra o kasaba senin bu kasaba benim dolaşmak zorunda kalan Ali bey ve adını dahi bilmediğimiz oğlunun hikayesi. Bu belirsiz ve istem dışı taşınmalarla geçen ömrün bir yerinde “vagon ev”de huzurla yaşayan ailede Ali beyin eşi hastalıktan vefat eder.
Küçük yaşta babasını kaybeden ve annesini geride Kırcaali’de bırakan Ali Bey, karısı da ölünce oğlu ile yapayalnız kalır. Olaylar oğlunun gözünden anlatılır. Ali bey “masal gemisi” gibi betimlenen eve elinde karısının eşyalarının olduğu bohça ile geldiğinde çocuk annesinin öldüğünü anlar, söze gerek yoktur. Babası işte size sözünü ettiğim “mızıkayı” eline alır ve üflemeye başlar. Mızıkadan evin direği annenin ölümü ardından acılı bir ağıt akmaya başlar:
Babam bir süre bunlara baktı. Parmaklarının ucuyla dokundu. Sonra kapadı bohçayı. Uzanıp elimden mızıkayı aldı… Sonra mızıkayla bireyler çalmaya baladı. Ne güzel ne acıklı ne tatlı çalıyordu. Birlikte ağladık. Babamı ilk kez ağlarken görmüştüm.
Ben bunları gördüm hikâyede. Eminim sizler okuduğunuzda çok daha fazlasını bulacaksınız. Mesela istasyon şefi ile karısını, Sarıkaya Otel ve Kıraathanesinin sahibi Emin Efendi’yi, Çerçi Abdullah’ı ve karısını, ilkokul öğretmeni Saadet İncekara’yı, çarşıağası İskender Zopuroğlu’nu ve üçgen Erdoğan’ı ve onların hikayelerini bulabilirsiniz. Hikayelerde kendinizden çok şeyi hatta anlat/a/madığınız kendi “uzun hikayenizi” bulacağınızdan eminim.
İyi okumalar dileklerimle, “sevgililer gününüzü” kutluyorum. Aytmatov’un dediği gibi “sevgi, emektir, emek ister.” Yeni bir yazıda buluşmak üzere hoşça kalın diyorum. Saygıyla…

 

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.