DOLAR 18,5351
EURO 18,1080
ALTIN 987,49
BIST 3.198,16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 24°C
Az Bulutlu
Kastamonu
24°C
Az Bulutlu
Per 27°C
Cum 27°C
Cts 25°C
Paz 19°C
resim yükle
resim yükle

Şairlerin Duası

Şairlerin Duası
Beypark
14.09.2022
46
A+
A-

Sevgili Tosyalılar, Önceki haftalardaki bir yazımızda “dua etmekten ve duacı olmaktan” söz açmış, dua kavramının anlamını, dua etmenin gerekliliğini ve dua etmeden önce yapmamız gerekenlerden bahsetmiştik.

GU-NCELLENEN-Reklam

Bildiğiniz gibi “sanatçılar” sıradan insanlar değildir. Sebebi onların “dikkatlerinin” daha keskin olması, doğaya, insana, olaylara ve Tanrı’ya bakışları biraz daha derindir, hatta epeyce derindir. Onlar sözlerini tartıp seçerler. Benim gibi sıradan insanlar gibi aklına gelen her “sözü” ulu orta konuşmazlar da yazmazlar.
Türk Dil Kurumu’nun sanal ortamdaki sözlüğü “sanat” kavramını şöyle açıklıyor:
1. bir duygunun, tasarımın, güzelliğin vb. dışavurumunda, anlatımında kullanılan yöntemlerin tümü. 2. bu yöntemlerle ortaya konulan üstün yaratıcılık. 3. belli bir uygarlığın, belli bir dönemin anlayış ve beğeni ölçülerine uygun yaratılmış anlatım. 4. bir şeyi yapmakta gösterilen ustalık. 5. bir meslekte uyulması gereken kuralların tümü. 6. kimi zaman zanaat yerine kullanılır.
Diğerlerini şimdilik bir kenara bırakıp ilk iki sıradaki; yani “bir duygunun, tasarımın, güzelliğin vb. dışavurumunda, anlatımında kullanılan yöntem” veya yöntemler ile ortaya konulan “üstün yaratıcılık” tanımını alıyorum. Yaratmak fiili veya eylemi ki bu eylemi yalnızca ve yalnızca yüce Allah yapabilir. Lakin düşünme, yorumlama, yazma gibi yetenekleri gelişmiş “sıra dışı” insanlar ortaya güzel eserler koyarlar. Mesela Mimar Sinan ve Michelangelo, Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal Beyatlı ve diğerleri. Biri taşa, mermere “hayat” veremese de güzel bir şekil vermiş, estetik bir eser ortaya koymuş, diğerleri de “söz”e şekil vererek gönül tellerimize dokunan şiirler yazmışlar. Örneklerini artırabilirsiniz.
Bilinen bir gerçek olarak Sovyetler Birliği’nin ideoloji olarak “dinsizliği” hatta “Allah’sızlığı” öncelediğini tekrar edelim. “Allahsızlar” cemiyetleri tesis edilerek “dinsiz” nesiller yetiştirme siyasetinin güdüldüğünü herkes biliyor, dünya biliyor. Temeli sağlam olmayan bina gibi rejim de 1991’de paldır küldür yıkıldı. Sebebi de bana göre içindeki Allah “korkusu” veya “sevgisi” sökülmüş insan temelli bir toplum inşa ediliyor olmasıydı.
Halbuki rejimin fikir babaları, düşünürleri veya mühendisleri hatta müteahhitleri şunu bilmiyordu ki insanın içinden “Yaradan” sevgisini söküp atmak öyle kolay değildi. Hele Türk halkları arasında böyle bir siyasetin tutmayacağını hiç hesaba katmamışlardı; zira Türkler tarih boyunca bir Tanrı’ya hatta “Gök Tanrı”ya hatta ve hatta “Türk Tanrı”ya inanmayı hayatın bir parçası yapmışlardı. Sovyet döneminin Türk asıllı halkları arasında “Tanrı”ya tutunan, ona inanan bırakın sade halkı “aydınları” vardı. Onlar sistemin bütün baskısına rağmen “Tanrı”yı şiirlerinin dizelerine yerleştirme cesaretini gösterdiler. Hani derler ya “âlimin ölümü âlemin ölümü” diye. İşte öyle bir şey.
Geçen haftaki yazımızı hatırlarsanız şair Coşkun Gündüz’ün şiirinden bir parça ile bitirmiştik. Ne diyordu şair:
Çalap sensin, sana kulluk ederim
Senden gayrı, ben nereye giderim?
Dertler sürü, ben çobanım güderim,
Çare sensin, merhem senden niyazım.
Birkaç örnekle yazımızı ve ana fikrimizi güçlendirelim. Mesela Kazakistan’dan büyük şair Olcas Süleyman, Kırgızistan’dan tanınmış yazar Cengiz Aytmatov ve Türkmenistan’dan bir “dua” şiirini ele alalım.
Şair Olcas Süleyman, yaşayan bir efsane. Türkiye’de daha Az i Ya yani A’dan Z’ye kitabıyla tanınıyor. Türk halklarının tarihine derinlemesine iniyor ve destanlarını dikkatlere sunuyordu. Fizikçinin Duası kitabı ise onun şiirlerinden oluşuyor. Ülkü Tamer tarafından çevrilerek yayınlanmış. İlk baskısı 1976’da yapılan kitap 2002’de yeniden basılmış.
Biliyorsunuz CERN adında bir kuruluş var. 1954 yılında 12 ülkenin katılımıyla kurulmuş. Bildiğim kadarıyla bugün biz de gözlemci üyeyiz. İsviçre ve Fransa sınırında yer alan, dünyanın en büyük parçacık fiziği laboratuvarı. CERN’in amacı “Tanrı parçacığını” keşfetmek. Dev makinelerde proton denilen atom parçacıkları yahut atom çekirdeklerini birbirleriyle çok yüksek hızlarda çarpıştırıyorlar. Büyük bir enerji ortaya çıkıyor. İşte bu enerjinin kaynağını bulmaya çabalıyorlar. Bu konu fizikçileri doğrudan ilgilendiriyor. Amaçları keşfettikleri “Tanrı parçacığı” ile kâinatın “yaratılışını” bulmak. Bakın Olcas Süleyman “Fizikçinin duası” şiirinde ne diyor:
Anlamaya çalışma her şeyi, her şey,
her şey anlamını yitirir sonra.
Çağların gözyaşları su vermiş bize,
yüzyılların tozları örtmüş üstümüzü,
yanlış anlamışız gerçeği,
ters yollara çekilmişiz masallarla.
(Olcas Süleymanov. Fizikçinin Duası. Çeviren Ülkü Tamer. İstanbul: da yayıncılık, 2022, s. 32-35)
Kendisi de “fizikçi” bir mühendis, petrol mühendisi. Ömrü yer altındaki “madenleri” aramakla geçiyor; ama bulduğu ise yukarıda parçada olduğu gibi “Tanrı” gerçeği. Şiirin son dizelerinde;
Ah, Tanrım,
Geciktirme beni doğa yasalarıyla,
Tanrım, anlatma bana
Her şeyi,
Bütün bunlar
Senin gücünün ötesindeyse eğer,
Tanrım,
Beni bağışla.
Gördünüz mü, “din” afyondur diyerek insanları “inançlarından” etmeye çalışan bir rejimin içinde yetişmiş bir şairin feryadını? Peki diyeceksiniz ki sen nereden biliyorsun Sovyetlerin “Tanrısız” insanlar yetiştirmeye çalıştığını.
Söyleyeyim size. Cengiz Aytmatov’un Fujiyama olarak Türkiye Türkçesine çevrilmiş ve yayınlanmış bir tiyatro eseri var. Oradaki kahramanlar okullarda;
“Hey Tanrı, çık ortaya
Yüzüne tüküreceğim” dizelerinin çocukken ezberletildiğini itiraf ediyorlardı. Oradan biliyorum. Şair Olcas Süleyman “Kadir gecesi” şiirinde ise Tanrı’ya ne kadar yaklaştığını okurlarına hissettiriyor:
Gece.
Ilık.
İhtiyarlar mırıldanıyor
Seccadelerin üstünde.
Ay
Kaşını kaldırmış
Şaşırmış gibi.
Abdest alıyor
Kayalar
Gece gündüz
Coşkun sularında ırmağın.
Dileklerini
Allah’a iletiyor
İnsanlar.
Dualarının
Karşılığını bekliyorlar.
Kadir gecesinde
Müslümanlar
Dua ediyorlar mutluluk için.

Kadir gecesi ve ben, ihtiyar adam,
Beton seccadelerinden geçiyorum sokakların.
Seni anlatıyorum fısıltıyla.
Cengiz Aytmatov dünyanın tanıdığı iyi bir yazar, güçlü bir yazar, “insan” olmanın önemini anlatan bir yazar; fakat yazarlar da hikâye ve romanlarının sayfalarını “şiir” ile süsleyebiliyorlar. “Toprak ana” ve “Erken gelen turnalar” gibi uzun hikayelerinde savaş yıllarında “toprak” ile uğraşan insanların dramını anlatan Aytmatov, çocukluğunu anlattığı kitabında Kırgız halkının tarlasını sürüp ekime hazırladıktan sonra “ekinleri” toprağa serperken yaptığı duayı “Ekincinin duası” şiirinden bize hatırlatıyor:
Tarlada,
Sürülmüş toprağın aralarını adımlayarak
Torbadan tohum serpiyorum etrafa.
Avuç avuç,
Gah sağa, gah sola,
Her bir tarafa
Tohumlar, yatın yumuşak pamuk gibi dişi toprağa, yatın…
Bak bir avuç, balaca yetim çocuklara,
Bu ise gücenmişlere, kimsesiz çocuklara,
Bu, komşu diyarlarda açlıktan ölenlere,
Bu avuçsa, sürekli gezen seyyahlara,
Bu ise, tacirlere, konaklara bir de…
Avucumu açıyorum,
Kargalar, sıçanlar, kuşcağızlar
Ve bütün diğer haşeratlar durur gözlerimin önünde.
Açıyorum avucumu, bizim hepimiz için,
Senin için, onun için
Benim için,
Ailemiz ve çocuklarımız için,
Tanrı güç versin, arkamda dursun benim.
Kalanlarını ben kendim yapacağım,
Kurak toprakları sulayacağım,
Geniş arklar açacağım,
Toprağı ayrık otlarından koruyacağım.
Bırakmıyorum aylaklar mahsulü çalsınlar,
Yeşersin, büyüsün, başak versin,
Her bir dane bin tohum olsun,
Toprakların hepsine, Tanrı yardımcı olsun.
Gördünüz mü Sovyetlerin yetiştirdiği yazar Aytmatov nasıl “dua” ediyor? Hangimiz en son böyle bir “dua” ettik? Aytmatov “toprağı koruyacağını ve sulayacağını” söylüyor ya bakın “Fırtınaya sesleniş” şiirinde ne diyor:
Boz artık, hava, uğulda zirvelerde,
Kovala hava, kovala bulutlardan,
Sürülerle böğüren boğaları,
Çakdır şimşekleri ayaklarından
Gökden yere kadar…
Silkele havada, silkele yerde,
Yağdır, dök yağışını,
Topraktan otlar bitir,
Toprağını ele
Taşların sathını
Çılgın renkler bezesin,
Sonra olsunlar kuru ot
Ve doldursun samanlıkları!
İşte size Sovyetler döneminin özlemini dile getiren dizeler. Biz ise sofralardan bile “duasız” kalkıyoruz, “duayı” unuttuk, şükretmeyi unuttuk. Elbette “sözde” değil “özde” kalmayı kast ediyorum. Gelin şimdi de Türkmen “duasına” göz atalım ve sözümüzü noktalayalım. Şiiri değerli dostumuz Lütfü Şahsuvaroğlu’nun sanal ortamdaki hesabından alarak sizinle paylaşıyorum. Türkmen duası:
“Tanrım önce dağa taşa ver, toprağa ver, suya ver. Bitkilere, hayvanlara, tabiatta ne varsa onlara ver. Konu komşuya ver. Eğer arta kalırsa bana ver.” Geçen haftaki yazımızı “Ayağınız Kâbe’ye varsın!” duası ile bitirmiştik. Bugün de Hz. Mevlana’nın bir sözüyle noktalayalım:
“Çaresizlik Allah’tan gelen en güzel işarettir. Duanın vaktinin geldiği gösterir.”
Yine ve yeni yazılarda buluşmamız dileğiyle, kalın sağlıcakla…

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.