DOLAR 18,5164
EURO 18,1417
ALTIN 987,49
BIST 3.198,16
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 24°C
Az Bulutlu
Kastamonu
24°C
Az Bulutlu
Per 27°C
Cum 28°C
Cts 25°C
Paz 19°C
resim yükle
resim yükle

Sovyetler, Metaverse, sanal âlem, Uluğbey ve Hazinesi

Sovyetler, Metaverse, sanal âlem, Uluğbey ve Hazinesi
Beypark
24.08.2022
59
A+
A-

Değerli okuyucular, Zaman zaman konusunu Türk tarihinden alan kitaplardan ve romanlardan bahsettiğimizi hatırlarsınız. Bugün de sizlerle Türk tarihine adını “altın harflerle” yazdırmış olan devlet adamı ve bilim
insanı Uluğbey’den ve onun “hazinem” dediğini kitaplarından kısaca bahsetmek istiyorum.

GU-NCELLENEN-Reklam

1953’te Stalin öldükten sonra sanatçılar üzerindeki “sansür” kılıcının bir kenara kaldırılması ve ortamın edebiyatçılar ve sanatçılar için rahatlaması onların “tarihi kaynaklara” ilgisini artırdı.
Peki sanatçıları tarihe ve tarihi kaynaklara yönlendiren neydi? Bana göre bu “insiyaki” yani “içgüdüsel” bir durumdu. Sebebine gelince; 1917’de Bolşevikler iktidarı ele geçirip 1924’te Sovyetler Birliği’ni tesis ettikten sonra özellikle Türk asıllı halklara “sizin geçmişiniz, tarihiniz karanlık” mesajını veriyorlardı. Öyleyse bu “karanlık tarihin” yerine yeni bir şeyler konulması gerekirdi. Onlar da “halkların dostluğu” sloganı ile yeni bir tarih sayfası açtıklarını söylediler. Geçmişi öven yazarlar ve aydınlar katledildiler.
Bu “ölüm korkusu” onları uzun süre kendi tarihlerini ele almalarına engel oldu. Stalin’in ölümünün üzerinden üç yıl geçtikten sonra 1956’da Hruşçev’in liderliğinde toplanan Sovyet yönetimi öldürülen aydınları “akladı” ve onların Stalin döneminde söylendiği gibi “halk düşmanı” olmadıkları kayıtlara geçti, hakları iade edildi.
Sovyet yönetimi aydınların kendi öz tarihlerine inip oradan malzeme çıkarmalarından korkuyordu; zira orada halkı birbirine bağlayan önemli bilgiler vardı. Adı üzerinde “tarih” vardı ve bu tarih insanların kenetlenmesine ve “milli kimliklerini” oluşturma sürecinde “yapıştırıcı” rolü oynuyordu. Yeni bir kimlik altında yani “Sovyet kimliği” adıyla sunnî olarak üretilmiş bir kimliğin insanları birbirine yakınlaştırması bile mümkün değildi. Görsel olarak bir Sovyet kimliği etrafından oluşmuş “Sovyet halkı” oluşturulsa da ömrü pek uzun sürmedi.
Tarih, içinde övünç kaynağı olan halk liderlerini, dilini, dinini, vatanını, gelenek-göreneklerini ve yazılı olmayan örf ve âdetlerini içinde barındırıyordu. Bu durum da Sovyetler için büyük bir tehlikeydi. İster “saatli bomba” isterseniz “atom bombası” deyin bu çok tehlikeli bir durumdu. Öyleyse aydınları “tarihten” uzak tutmak lazımdı. Bir müddet öyle de oldu.
Sonra bağlar koptu. Herkes kendi tarihinden malzeme çıkarıyor ve onu eserlerinde işlemeye, okurlarının kafasında bir “aidiyet duygusu” oluşturmaya başladılar. 1991’e gelindiğinde “Sovyet kimliği” denilen yapay oluşumun içinin bomboş olduğu görüldü. Halbuki uzun süre yasaklanan “tarih” çok zengindi ve insanların gönlüne ferahlık veriyor, göğsünü kabartıyordu.
Diyeceksiniz ki Sovyet sonrası oluşan ortamda insanlar yakın geçmişte yıkılan bu “sanal dünyaya” özlem duymadılar mı? Duydular elbette.
Günümüzde adına “metaverse” denilen dilimize de “sanal âlem” olarak çevrilen bu “yapay dünyada” insanlar göreceli olarak “mutlu” idiler. Sabah gidip akşam döndükleri bir işleri vardı. Yaşadıkları şehirlerin “alt yapısı” iyi hazırlanmıştı. Sıcak su bile şehirlerin dışında kurulan “ısı merkezlerinden” herkese eşit şekilde ve aynı anda veriliyor, aynı anda da kesiliyordu. Sağlık sistemi mükemmel işliyordu. Doktor ayağınıza geliyor, bakımlarınız yapılıyor, hastanelerde herkes benzer muameleyi görüyordu veya gördüğünü sanıyordu. Herkes bu metaverse/sanal âlemde eşitti.
İşte bu “sanma durumu” insanları mutlu ediyordu. Tıpkı George Orwell’in Hayvan Çiftliği romanında olduğu gibi. Romanda da emeklerinin çiftlik sahibi insanlar tarafından sömürüldüğü iddiası ile hayvanlar isyan etmiş ve yönetimi ele geçirmişlerdi. “Herkesin eşit” olduğu bu “sanal âlemde” başlangıçta işler yolunda gidiyordu. Sonra baktılar ki “bu sanal çiftlikte bütün hayvanlar eşitti; lakin bazıları daha da eşit” idi. Daha eşit olanlar “domuzlar” idi ve onları koruyan “simsiyah iri ve korkunç köpekler” vardı. Diğerleri yani atlar, inekler, koyunlar ve diğerleri yine önceki hayatlarına devam ediyorlardı.
Sovyetler yıkıldı ve ortaya milli kimliklerine sahip milli devletler ortaya çıktı. Ekonomisini yoluna koyan devletler ikinci aşama olarak “kimlik aşınması” veya “kimlik tahribatı” diyebileceğimiz yakın geçmişin tahribatını onarmaya giriştiler. İşte bu onarım işinin en önemli parçası “tarih” veya daha kesin bir ifade ile “milli tarih” idi. Daha önceki yazılarımızda şöyle bir soru sormuştuk: “Niçin yazarlar tarihî malzemeyi alıp işlerler?” veya “Niçin Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk asıllı halkların yazarları tarihin derinliklerine giderek eserlerini yazdılar?”
Sanırım bu soruların cevabını benimle birlikte takip edebilmişsinizdir. Bu soruların cevabının tarih ve tarihe bağlı olarak gelişen millî kimlikte yattığını zaman zaman ifade ediyorum.
Sizi daha fazla yormamak için bugünkü yazımızın başlığında gördüğünüz Uluğbey’den ve hazinesinden bahsederek konuyu bitirelim. Adil Yakupoğlu’nun (Özbek yazar) Uluğbey’in Hazinesi adlı romanı iki ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde Uluğbey’in (1394-1449) dünyaca meşhur rasathanesindeki olaylar, ikinci bölümde de Uluğbey’in öldürülmesinden sonra Semerkand’a hâkim olan karışıklık ve onun katline karışan insanların başlarından geçenler anlatılmaktadır.
Şöyle bir soru duyar gibiyim: “Bu siyasi karışıklıklar mı bizim milli kimliğimizi oluşturacak?” Elbette hayır, lakin esas önemli olan Uluğbey’in “hazinem” dediği çok değerli el yazmalarının bulunduğu kütüphanesidir. Çünkü her iki bölümde de olaylar zincirinin odak noktası, Uluğbey’in Semerkand’taki rasathanesi ve bu rasathanenin kütüphanesine dünyanın dört bir yanından toplanan ilmî ve edebî kitap ve risalelerdir. Bunlar Uluğbey’in hazinesidir.
Bir tarihî kaynağa göre olaylı bir şekilde tahta çıkan Uluğbey, Timur zamanında olduğu gibi Semerkant’ı başkent yapmak istemiş, 1448’de oraya taşınmış ve hayatı boyunca çok önemli eserleri burada yapmıştır. Siyasî karışıklıklar sırasında ihtilâfa düştüğü ve Belh’te hüküm süren oğlu Abdüllâtif ile savaşmak zorunda kalmıştır. Uluğbey, baba oğul arasındaki bu savaştan kaçar. Abdüllâtif, savaş meydanından kaçan babasını yakalatmış, kurduğu bir mahkemede yargılattıktan sonra da 1449’da öldürtmüştür.1 Romanda önemli bir yer tutan bu “öldürtme” hadisesi, tarihî kaynakta ayrıntılı olarak belirtilmemiştir.
Timur’un torunlarından Uluğbey (1394-1449) son yıllarında isyankâr oğlu ile mücadeleye başlamadan önce ilk öğrencilerinden ve kurduğu rasathanenin başına getirdiği Ali Kuşçu’yu (1403-1474) yanına çağırır.
Koruması için bütün kütüphanesini emanet eder. Uluğbey’in korkusu, oğlunun kendisini öldürmesi durumunda rasathaneyi yıkması ve bütün astroloji kitaplarını yakmasıdır. Uluğbey’in, Ali Kuşçu’dan başka kütüphanesini teslim edebileceği kimse yoktur.
Uluğbey’in de tahmin ettiği gibi oğlu tahta geçer geçmez rasathanenin yıkılmasını ve kütüphanenin yok edilmesini emreder. İki güvenilir öğrencisi ile Ali Kuşçu geceleri çalışarak kimseye görünmeden kütüphanedeki el yazmalarından bir kısmını on beş sene evvel Uluğbey ile geyik avında iken keşfettiği mağaraya taşıyarak kurtarmayı başarır. Bir sürü olaylardan sonra Ali Kuşçu da memleketini terk etmek zorunda kalır. Mağarada sakladığı kitaplardan bazılarını yanına alarak 1472’de İran’a gitmek üzere Semerkand’dan ayrılır.
Tarih kitaplarına göre Kuşçu önce İran’a oradan da İstanbul’a geçer. Burada Fatih Sultan Mehmet’in himayesinde çalışır ve ders verir. Semerkand’dan getirdiği kitaplar Topkapı Sarayı Kütüphanesi’nde muhafaza edilmiştir. Bu romanı özellikle Semerkand, Buhara, Hive gibi Türk kültür tarihinin önemli hazinelerine ev sahipliği yapan şehirleri görmek isteyenlere tavsiye ederim.
Tarihten ders alınsaydı tarih tekerrür eder miydi?
Tarihî roman okuyucuyu geçmişe götürerek o zamana ait tarihî bilgiler vermekle kalmaz, aynı zamanda o dönemde yaşayan ve tarih biliminin konusu olmayan insanların hayat tarzları, duyguları, düşünceleri ile ilgilenir. Tarih, olayları sebepleri ve sonuçları ile inceler. Oysa roman, bunların içinde insan gerçeğini, insanın duygularını, düşünce dünyasını da ele alır. Bu bakımdan tarihî romanlar hem tarih öğreten hem de kendilerine ait fikrî hedefleri olan eserlerdir.
Kalın sağlıcakla,

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.