DOLAR 13,4649
EURO 15,3823
ALTIN 787,67
BIST 2.085,76
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu -1°C
Kar Yağışlı
Kastamonu
-1°C
Kar Yağışlı
Sal -5°C
Çar 1°C
Per 5°C
Cum 3°C
resim yükle
resim yükle

“Tarih ve edebiyat-10”

“Tarih ve edebiyat-10”
Beypark
10.12.2021
80
A+
A-

Değerli okuyucular, gelin bu hafta da sizlerle yine Ahmet Hikmet Müftüoğlu’ndan devam
edelim. Bugün “Alparslan Masalı”ndan bahsedelim. Ama sakın bu Alparslan’ın şu son günlerde
izlemeye başladığımız “Büyük Selçuklu” dizisindeki Alparslan ile karıştırmayın. Bu öyküde
anlatılan yiğit kişi eski Türk destanlarından çıkmış, bir dişi aslan tarafından büyütülmüş bir
çocuğun tekamüle ulaşmış hali.
Bilirsiniz bütün halkların destan, efsane ve masal kahramanları gibi Türk destanlarındaki
kahramanlar da olağanüstü varlıklardır. Mesela Dede Korkut hikayelerinin kahramanlarından
Bayındır Han, hanlar hanı olarak bilinir ve cömertliği ile tanınır. Dirse Han’ın ise çocuğu yoktur.
Verdiği ziyafetlerle insanların “hayır duasını” alır ve Tanrı’nın inayeti ile bir oğlu doğar. Büyür
ve güçlü kuvvetli bir delikanlı olur. Ad alması için de olağanüstü veya sıra dışı bir başarısının
olması gerekir. Bayındır Han’ın kimsenin yenemediği güçlü boğasını alnının ortasına
yapıştırdığı kuvvetli yumruğu ile yere serer. Korkut Ata çağrılır ve ona “Boğaç Han” adını
verir. Şanı alır yürür. Elbette kıskananlar olacaktır ve olur da. Babasını oğluna karşı iftiralarla
doldururlar. Düzenlenen av sırasında babası tarafından vurulan delikanlı “anne sütü ve dağ
çiçeği” karışımıyla hayata tutunur. Bu sırada babası Dirse Han da kırk kişi tarafından
kaçırılmıştır. Her şeye rağmen babasını kurtarır. Dede Korkut öyküleri bu tür sıra dışı olaylarla
doludur. Türk edebiyat tarihinin en büyük isimlerinden Prof. Dr. Fuad Köprülü, Türk
kültürünün, edebiyatının bütün önemli eserlerini terazinin bir kefesine koyun, diğer kefesine de
Dede Korkut öykülerini koyun, yine de ikincisi ağır basar der. Bu boşuna söylenmiş söz
değildir. Azerbaycan ülkesinin pek kıymetli yazarı ve akademisyeni, Dede Korkut uzmanı Prof.
Dr. Kemal Abdulla ilim camiasında pek bilinen kitabında Dede Korkut öykülerinin niçin bu
kadar kıymetli olduğunu göstermek için kitabın şifrelerini verir. Gizli Dede Korkut adlı kitap,
konunun meraklılarına tıpkı Da Vinci şifrelerinde olduğu gibi gizli hazinelerin anahtarlarını
verir.
“Tepegöz” hikayesi de böyle olağanüstü olaylarla süslüdür. Olayların sıra dışılığı
kahramanlara da yansır. Tepegöz bir çobanın bir peri kızına tecavüzü sonucu dünyaya gelir ve
Oğuz boyunun başına dert olur. Ondan kurtulabilmek için de yine “sıra dışı” yetişmiş bir
kahramana ihtiyaç vardır. Oğuz boyu göç ederken Uruz Bey’in yolda düşürülmüş oğlu olan
“Basat” bir dişi aslan tarafından büyütülür. Kendisinden yardım istendiğinde koşar gelir ve
akıllı bir strateji ile mağaranın içinde Tepegöz’ü öldürür.
Eteklerinde Sarısu’yun aktığı Altın dağlar silsilesinden Karadağ’ın çorak yamaklarında
başlar öykü. Sabah vakti bir kadın tek başına nehrin kıyısında dolaşmaktadır. Tanyerinin
ağardığı sıralarda yorgun argın, uçuk benziyle kurumuş yaprakları toplamakta olan bu kadın bir
oyuğun önüne geldiğinde işittiği kısık bir sesin yayına varır. Yeni doğmuş bir çocuk sesidir.
Yavruyu kucağına alır, emzirmeye başlar. Karnı doyan bebek uykuya dalınca altına serdiği kuru
yaprakların yetmeyeceğini anlayan kadın bir kucak daha kuru ot ve yaprak bulmak için
uzaklaştığında bir kartal gelip pençeleriyle kavradığı çocuğu kaçırır. Kartal, yavruyu
Karadağ’ın arka tarafına götürür. Bebek bu sırada kartalın pençesinden çalıların arasına düşer.
Çalıların arasında da bir dişi aslanın iki yeni doğmuş yavrusu vardır.
Yazar Müftüoğlu’na göre “Yarlığayıcı Tanrı” bu çocuğu esirger. Dişi aslan iki yavrusu
ile birlikte onu da emzirmeye başlar. Masallarda olduğu gibi günler, aylar geçer. Yaşı
ilerledikçe gücü artar, aslan gibi güçlü bir delikanlı olur. “Yaşı ilerledikçe gücü de artıyor,
pazularında, baldırlarında aslan kuvveti beliriyordu. Kardeşleri ile oynaşıyor, güreşiyor ve
onları yeniyor, seriyordu. Bu galebeye zekâsı da yardım ediyordu. Çünkü bir Âdem oğlu idi…”
diyor yazar. “Artık kardeşleri bunu uzaktan görünce korkularından kaçıyorlardı. Bu yaşayış,
ona “Alparslan” adını tabii olarak vermişti.” (s. 12)
Bu doğal “Alparslan” günlerden bir gün av peşindeyken yamacın arka tarafına geçer.
“Dinlenmeye, gerinmeye, iç sıkıntısıyla belki düşünmeğe koyulduğunda” işittiği kendi sesine
benzer sesin nereden geldiğini merak eder. Uzaktan kendine benzettiği birtakım gölgeler görür:
“Bunlar üç kadın, üç erkek, bir de taze kız”dır. (s. 13) Onları aslanların saldırısından kurtarır.
“Omuzlarını örten sarı saçlarıyla, gerdanından sarkan kumral sakalıyla, insan ile aslan arasında
bir heybetle bunların karşısına dikilir.” Her iki taraf da şaşkınlıklarını atlattıktan sonra
birbirlerini tanımaya başlarlar. Hayatında ilk defa onlarla birlikte pişmiş yemek yiyen
Alparslan, “… bir sürü aslanı buyruğuna râm eden bu çöllerin hakanı, şimdi bir kızcağız
karşısında ürker.” Hanku adındaki bu genç kız, Alparslan’a ağaç liflerinden mintan örer, ceylan
postundan çarık yapar. Bu tanışıklık ona da iyi gelir ve bir mesele karşısında “insan gibi etraflı
düşünmeye” başlar. Söz sözü açtıkça olayların arka planı ortaya çıkmaya başlar. Bu insanların
nasıl olup da yamacın eteklerine geldiğini öğrenmek ister:
– Buraları çorak yerlerdir. Otlak olmaz, ekin bitmez, insanlar daha ziyade yaylalarda, yumuşak topraklı
yerlerde ekip biçmekle, yırtıcı olmayan hayvanları avlayıp yemekle yaşarlar. Kendileri Çin’in şimalinden
(kuzeyinden) geliyorlardı. Ağullarını (köylerini) Çinli düşman basmış, ulusları dağılmış, malları yağma
edilmiş, kaçan kaçmıştı. Geride kalanlar ya öldürülmüşler veya düşman tutsağı olmazlardı. Bunlar da
kaçmışlar, yollarını kaybetmişler, “Ulu Kara” dağın eteklerine düşmüşlerdi. Aylardan beri böyle serseri
dolaşıyorlardı. Tatar idiler. (s. 15-16)
Yazar “Tatar” ifadesiyle ne demek istediğini de şöyle anlatır: “Türk büyük neslinin bir
şubesi olan bu kavmin adı Türk demek olan Tat lafzıyla Türk akvamı ve unvanları sonlarına
ilave edilen (er-ar) lahikasından müteşekkildir.” Bu insanlar kim oldukları bilirler; fakat
Alparslan kim olduğunu ve nereden geldiğini bilemez. “Onun süt ninesi aslan ölmüş, kardeşleri
üremiştir. Artık göçmek, kendisine benzer insanlara kavuşmak elzem”dir.
Bir sabah erkenden bu yedi kişi, güneşe karşı diz çöküp, boyun eğip dualar ederler ve
batıya doğru yola çıkarlar. Alparslan ise inanmak bir yana tapınmanın ne demek olduğun bile
bilmez. Yaşlı adam, herkesin iman etmesi gerektiğini, kâinatı canlandıran, güneşe ve onun
karısı aya, yavruları gökte yıldızlara, yerde ateşlere tapmadan yaşamanın mümkün olmadığını
anlatır.
İşin teorik kısmını yaşlı adam bıkmadan, yorulmadan öğretirken pratik kısmını da genç
kız Hanku üstlenir. Ona “yakarmayı” yani “münacaat”ı öğretmeye başlar. “Ey Güneş, ey
ışıkların hakanı!.. Ey Güneş, ey dünyanın ruhu!.. Ey Güneş, ey güzellerin babası!.. Ey Güneş,
ey yüksek ve parlak Tanrı!.. Damarlarımıza kan ve davarlarımıza sıhhat ver… Ey Güneş!
Rüzgârdan kanatlarını ger!.. Ey Güneş, ey hayatın sahibi! Bize boğa gibi kuvvetli, at gibi
ilerlemek isteyen, Tuğrul gibi yükselmeği seven, koyun gibi sakin oğullar ve kızlar ver!..
Dünyayı ışıkların gibi zürriyetimizle doldur!..” Bugün bize tuhaf gelebilecek olan bu duanın
“Gök Tanrı” ile alakalı olduğunu hepimiz biliyoruz. Ayrıca pek çok bilimsel çalışma, güneş ile
ayın, Türklerin eski inan sistemi olan Gök Tanrı sistemi içinde önemli bir yer tuttuğunu belirtir.
Demiştik ya “edebiyat” insanı meraklandırır. İşte bu merakı gidermek de “tarihçilere” ve
hatta “kültür tarihçileri”ne düşer. Meraklı okuyucular Bahattin Ögel’in Türk Mitolojisi, Ali
Rafet Özkan’ın Dinlerde Kurban Kültü, Hikmet Tanyu’nun İslamlıktan Önce Türklerde Tek
Tanrı İnancı kitaplarını okuyabilirler.
“Alparslan Masalı” öyküsünün sonunda bir hikayesi vardır ki konuyu meraklılarına
bırakmak için burada anlatmak istemiyorum. Kim bilir belki “Alparslan”ın annesi de bulunur.
Belki de yıllar öncesinde bu köye ıraklardan, ta Çin’in içerilerinden gelen kimsesiz kadın
“Türkan Hatun” ve onun başından geçen garip olaylar okuyucularımızı öykümüze götürür.
Kalın sağlıcakla,
Prof. Dr. Orhan Söylemez

REKLAM-VEREB-L-RS-N
I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.