DOLAR 13,4417
EURO 15,3357
ALTIN 786,09
BIST 2.087,44
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu -1°C
Kar Yağışlı
Kastamonu
-1°C
Kar Yağışlı
Sal -5°C
Çar 1°C
Per 5°C
Cum 3°C
resim yükle
resim yükle

“Tarih ve Edebiyat-10: Göç”

“Tarih ve Edebiyat-10: Göç”
Beypark
05.01.2022
58
A+
A-

Sevgili okuyucular,

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Umarım yeni yıla aile efradınızla ve sevdiklerinizle birlikte huzurlu ve sağlık afiyet içinde girmişsinizdir. Acısıyla, tatlısıyla, ümitsizliği ve ümidi ile birlikte bir yılı daha geride bıraktık. Geride bıraktığımız 2021 yılı da tıpkı 2020’yi olduğu gibi 2019’un son aylarından beri hepimizi, bütün insanlığı kıskacı altına alan garip virüs, sürekli kendisini yenileyen, sürekli kendini güncelleyen ve belki de güçlendirerek hayatımızı zorlaştıran Covid-19 olarak bilinen Corona virüsü ile mücadele içinde geçti.

Aşı bulundu ve umutlandık. Aşılarımızı yaptırmamız istendi. Kimilerimiz tereddüt yaşadık ve yaşamakta olanlarımız var. Bu bir açıdan bakıldığında “kişisel” bir tercih gibi görünse de kişiden kişiye bulaşma özelliği ile “toplumsal” hatta bütün insanlığı ilgilendirdiği için “insani” tarafı da var. Adına “toplumsal bağışıklık” dedikleri bir oluşuma doğru yol alıyoruz. “Sürü psikolojisi” ile de açıklanabilecek bir durum da söz konusu. Herhangi bir topluluk içinde bir veya birkaç kişinin “aşı” yaptırması diğerlerine de “cesaret” veriyor. Birbirini tetikleyerek topluca aşılanmaya doğru yol alıyoruz. Aşı yaptırmayanlar da var. Onların da kendilerine göre “gerekçeleri” var elbette. Bana gelince; uzun yıllardır her sene düzenli bir şekilde zaten “grip aşısı”nı yaptıran birisiyim. Dolayısıyla tercihimi de “aşı olma” yönünde kullandım ve aşı yaptırılması yönünde kişisel görüşümü açıklayabilirim. Bu arada aşıyı bulan bilim adamlarının Türk olması ve Turcovac’ın da üretilmiş olması bu konuda gurur duyulacak bir gelişme olduğunu da paylaşalım.

Bugün sizlerle paylaşmayı istediğim kitap yine Azerbaycanlı bir yazara ait. Belki daha önce adından söz etmiş olabilirim. Mevlüd Süleymanlı ve onun kitabı Göç. Dr. Aynur Beşkonak Babaşova yazar ve kitap ile ilgili olarak şunları söylüyor: “Azerbaycan halk yazarı Mevlüd Süleymanlı’nın Göç romanını her okuduğumda (bu üçüncü okumam) yazanın belki de romanın içinde, satır ve sayfa aralarında, daha doğrusu romanın ruhuna her nasılsa göze görünmez harikulade bir kuvvet ve tesire sahip bir iksir sepeliyor. Yoksa bir eser tek başına bu kadar duru, bu kadar ilginç, bu kadar baş döndürücü, müessir olamaz ve okuyucusunu kendisine bu kadar özüne, kendine çekemez. Çekmek ne kelime, özünde/kendisinde hapsedemez. Bu eser beni içinde eritiyor, aklımı başımdan alıyor, zaman yolculuğuna çıkarıyor. Zamanın ve hadiselerin içinde kayboluyorum ve bu “kayboluş” o kadar hoşuma gidiyor ki… Bu yazarın tefekkürünün kudretidir, sırrıdır, sözün gücüdür, folklorun sadeliği, üslubun inceliği ve derinliğidir… Allah değerli yazarımız Mevlüd Süleymanlı’ya sağlıklı ve uzun ömür versin. O yaşasın, yazsın, bir feyiz alalım.” Bundan beş gün önce yani 2021’in sondan ikinci gününde “instagram” hesabında Sayın Beşkonak’ın paylaştığı bu yorumlara katılmamak mümkün değil. Şimdi yazardan ve romandan kısaca bahsedelim ve giriş paragrafı ile bağlantısını kurmaya çalışalım.

Yazar Süleymanlı, Azerbaycan’da yeni adı Kızıl Şafak eski adı Çiçe-Çüçü olan köyde 18 Mart 1943’te doğdu. Doğumu Mevlit kandiline tesadüf ettiği için adı Mevlüt konuldu. İlk ve orta öğretimini İlmezli köyünde bitirdi. 1962’de başladığı Azerbaycan Devlet Üniversitesi Filoloji bölümünü 1967’de bitirdi.

Roman bilinen göçebe kültürü anlatan eserlerden son derece farklı özelliklere sahip.  Yazar romanda belirtildiği gibi üç yüz yıl süren bu göçe değişik bir açıdan bakmaya çalışıyor. Medeniyetin yerleşik hayatın bir parçası olduğu veya yerleşik hayatın medeniyeti hazırladığı tezine karşı göçebe hayatın da kendine has bir medeniyeti, kültürü, gelenek ve göreneklerinin olabileceğini anlatmaya çalışıyor. Ancak roman boyunca mercek altına alınmış olan Karakelle soyunun yerleşik hayata geçtikten sonra yaşadığı olumsuzluklara yazar daha bir dikkat gösteriyor.

Bozkır kültüründen çıkarak yerleşik hayata geçen Türk boy ve soylarının başından geçenleri dikkate almak gerekir. Karakelle soyu yerleşik düzeni kurduktan sonra önce evler çitlerle birbirinden ayrılıyor, daha sonra da hep birlikte yaşamaya alışmış olan köpekler birbirlerine havlamaya, saldırmaya başlıyor. Yerleşik bir hayata geçince enerjilerini boşaltamayan ve birbirine düşen oba halkı arasındaki birlik ve dirlik bozuluyor. Yavaş yavaş dedikodu, riya, yalan, hırsızlık gibi kötü alışkanlıklar doğmaya başlar. Bütün bunların bedelini oba halkı çok ağır bir şekilde ödüyor, her zaman ve her yerde olduğu gibi. Özellikle Oraz’ın karısının aç gözlülüğü ile hırsızlığa yönelmesi ve sonunda utancından obadan çıkıp gitmesi ve aldığı haram malların ortaya çıkması obayı sarsar.

Bunlar çok önemli değişikliklerdir ve üzerinde durulması gerekir. Bu nedenle yazar okuyucuyu Karakelle soyunun yerleşik hayata geçtikleri ilk dönemlere götürür. Kendisini yerleşmek zorunda hisseden ve bunun için üç yüz yıldır kendisine devamlı toprak arayan bu aşiret sonunda Eğrikar’a gelir. Obanın başı olan dede artık soyunu bir yere yerleştirmek ve bu başı bilinmeyen yolculuğa bir son verme çabasındadır, zira kendisi de ömrünün son günlerini yaşamaktadır. Nitekim kendilerini misafir eden Koçkar obasından Çiçek ile Karakellelerden Bekil’in düğünü sırasında ölür. Dede ölmeden önce rüyasında yerleştikleri bu topraklarda işlerin pek de öyle kolay gitmeyeceğini görür. Düşmanlık başlayacak, kan akacak ve uzun sürecektir. Bekil’in deli oğlu olarak bilinen Alay sanki ilahî bir gücün yönlendirmesiyle sihirle karışık bir şekilde Kanıkuşağı’ndan öldürdükleri Kasım’ın kızıyla evlenir. Bu evlilik kendi iradeleri dışında, rüyalarına giren ve yıllarca önce ölmüş olan ihtiyar kadının yönlendirmesiyle olur. İhtiyar onların rüyalarına girerek birbirlerine âşık eder. Bu evlilik iki obayı barıştırmaya yönelik olsa da aksine daha da düşman eder.

Karakelleler uzun süren göç esnasında sayı olarak çok azalırlar. Roman boyunca anlatılan bu göç sırasında gerek Karakellelerin gerekse Kanıkevi soyunun birbirlerini yok etmek için ölesiye mücadele ederler. Özellikle Karakellelerin soylarını koruyabilmek için erkek çocukları on beş-on altı yaşına gelene kadar kız gibi giyindirip büyütmeleri dikkatleri çeker.

Karakelleler bir zamanlar bir millet gibiydi. Bütün dünyaya toprağımız deyip sahip çıktılar. Ölenleri ölü gibi değil de tohum gibi yerlere kuylayıp üzerini örttüler, toprağı düzenlediler, üzeri yeşillenene kadar beklediler, yeşillenene kadar yas tuttular, yeşerip düzlükte fark edilmez hâle geldikten sonra atlarına binip yine dünyaya açıldılar. (s. 79)

Romanın yazıldığı dönemi göz önünde bulundurup buna “imalı roman örneği” demek mümkündür. Sovyet döneminde yazarlar bazı meselelere imalı şekilde dokunuyorlardı. Ayrıca romanın çatısını oluşturan “rüya” motifi de bu tezi doğrular niteliktedir. Zira yazar rüyayı yorumlamadan, olduğu gibi aksettirmiş, olayları da rüyalara göre anlatmıştır. Sovyet döneminde rüyanın yorumlanması veya eleştirilmesi hayatı ve hayatın manasını metafizik güçlere bağlamak olacaktır. Bu da sadece bilimsel bilginin geçerli olduğu sistem için sakıncalıdır.

Roman karmaşık bir yapıya sahiptir. Çoğu zaman masallarla gerçekler birbirine karışır. İşte burada, gençlerin ve bütün halkın rüyalarına girerek onları büyülü bir âleme götüren ihtiyar kadın üzerinde durarak günümüzün salgını ve o eski günlerin tedavi yöntemlerini karşılaştırabiliriz. İhtiyar kadın dönem dönem karşılaşılan salgın hastalıkları da torunun rahatsızlığını da “yaptığı kocakarı” ilaçları ile tedavi eder. Yaşlı kadının “yöntemi” de, kullandığı “malzemeleri” de ilginçtir. Mesela “bit”lerin bir kâse içine toplanıp ezilerek halk tebabetinin en ilginç ilacının üretilmesi “akla ziyan” olarak görünüyor. Gönül isterdi ki Almanya’da yaşayan ve son birkaç yıldır pençesinden kurtulmaya çalıştığımız “salgın”a çare olacak “aşı”yı üreten bilim adamlarımıza ve özellikle de son günlerde “yerli aşımızı” üreten bilim adamlarımıza aşıyı “nasıl” ürettiklerini sormak isterdim. Sizce de ilginç olmaz mı aşı üretirken ne kullandıkları?

“Sazınız, sözünüz, kitabınız, Sazlı Abdullah gibi âşıklarınız eksik olmasın” demiştik son yazımızı bitirirken. Bugün de “aşınız, ilacınız ve de doktorunuz” eksik olmasın. Daha da güzel bir dilek ile bitirecek olursak; “salgınsız, hastalıksız, dertsiz, kedersiz ve borçsuz” bir yeni yıl olsun diyelim.

Bir sonraki yazıda buluşmak üzere, kalın sağlıcakla diyorum.

Prof. Dr. Orhan Söylemez

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.