DOLAR 18,0498
EURO 18,3046
ALTIN 1.022,17
BIST 3.020,01
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 27°C
Hafif Yağmurlu
Kastamonu
27°C
Hafif Yağmurlu
Cum 28°C
Cts 29°C
Paz 28°C
Pts 31°C
resim yükle
resim yükle

Tarih ve Edebiyat (11) Mahmut ile Meryem

Tarih ve Edebiyat (11) Mahmut ile Meryem
Beypark
29.12.2021
438
A+
A-

Sevgili okuyucular, yeni bir yıla girerken sizlere sağlık ve esenlik içinde geçirebileceğiniz birbirinden güzel günleri getirmesini diliyorum. Salgın ile uğraşmaya devam ettiğimiz 2021’in bu son günlerinde sizleri Dede Korkut’un dolaştığı mekanlara götürmek istiyorum.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Hepiniz bilirsiniz veya duymuşsunuzdur “Kerem ile Aslı” hikayesini. Isfahan beyinin oğlu Kerem, Ermeni Keşiş’in kızı Aslı ile birbirlerini severler. Müslüman olan Kerem’in babası da Meryem’in babası Ermeni keşiş de bu birlikteliği onaylamazlar. Kerem tarafı daha sonra ikna olsa da keşiş, Müslüman’a kız vermek istemez. Düşünmek için zaman ister ve bu süre içinde de kızını yanına alarak şehri terk eder.
Azerbaycan’ın tanınmış yazarlarından ve devlet adamlarından Elçin (İlyasoğlu Efendiyev), bu halk hikayesini alıp Mahmut ile Meryem adıyla romanlaştırmış. Yazar, romanları, hikâyeleri, çok sayıdaki makale ve denemeleri ile Azerbaycan’da tanınıyor. Bu arada Baş-bakan Yardımcısı olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Mahmut ile Meryem (1983), Ak Deve (1985), Ölüm Hükmü 1989) gibi romanları ile hikâyelerinde Elçin, bir taraftan sert bir realizm ile cemiyetin açmazlarını gösterirken, diğer taraftan bir romantizm gibi insanî duyguların ifadesinde yüksek bir sevi-ye yakalıyor.1
Roman, Gence Hanı Ziyat Han ile Kamer Banu’nun oğlu olan Mahmut ile Hıristiyan keşişin kızı Meryem arasındaki aşk macerasını anlatıyor. Bu maceraya bağlı olarak gelişen olaylar ile dönemin tarihi sosyal olayları da eserde yer alı-yor. Roman halk aşığı olan sazlı Abdullah’ın başının kesildiği olayın anlatılması ile başlar ve Mahmut ile Meryem’-in Süleyman Paşa’nın sarayında evlen-dikleri gece yanmaları ile de bitiyor.2
Bu iki gencin aşkı, Gence’deki herkes tarafından duyulur. Baba keşiş bu aşka engel olmak için Meryem’i alıp Gence’den kaçar. Mukaddes Ev’e sığınmak için yollara düşer. Baba Keşiş’e göre Mahmut Müslümandır ve dolayısıyla da dinsizdir. Ziyat Han ile Kamer Banu da çocukları Mahmut’un fakir bir Hıristiyan kızı olan Meryem’e olan aşkına rıza göstermezler.
Mahmut Meryem’in peşine düştükten sonra yolculuk boyunca pek çok olaya şahit olur. Adaletsizliği, eşitsizliği, insanlar arasındaki yaşam kavgasını, dilencileri, sefilleri, katilleri ve suçluları görür. Mahmut’un yoldaşı Sofu, insan kellerinden yapılmış bir piramit görür. Piramit Şah İsmail’in adamlarının kelleleriyle yapılmıştır. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasında Çaldıran Savaşı olmuş ve Şah İsmail savaşı kaybetmiştir.
Sultan Selim’e yakınlığı ile bilinen Bayındır Han, Ziyat Han’ı öldürmüş, Kamer Banu’yu kovmuş ve Mahmut’un hocası Mirza Salman’ın saçını, sakalını kestirmiş, eşeğe ters bindirip handan çıkarmıştır. Artık Gence’nin hâkimi Bayındır Han’dır. Meryem’in peşinden Erzurum’daki kutsal eve doğru yola çıkan Mahmut bunlardan habersizdir.
Romanda aşk şairlerinin gazelleri, halk âşıklarının koşmaları, sazlar, hanendelerin eğlence meclislerinde okudukları şarkılar, türküler ile Fuzuli, Sadi, Nizamî gibi büyük şairlerin isimleri ve şiirleri önemli yer tutar. İslamiyet ve Şii inancının motifleri de romanda sık sık kullanılır.
Mahmut tek başına kaldığında rast-ladığı cemaat, romanda hem önemli bir yer tutar hem de dikkat çeker. Cemaat aç, sefil, dilenen, işledikleri suçlardan dolayı kaçan, deliren insanların oluştur-duğu bir cemaattir. Bu insanlar çareyi dağlarda aramaktadırlar. Cemaatte Kısır Karı, Sarışın oğlan, Kırmızı şalvarlı adam ve Bedheybet Muhtar da vardır. Sarışın oğlan Mahmut’u önceden tanımaktadır. Mahmut’a Türk tarihinden bahseder. Kekeme diliyle birçok şey anlatır. Türklerin kayıtsız şartsız birleşmeleri gerektiğini söyler. Milletin büyüklüğünden bahseder. Daha sonra Sarışın oğlan ortadan kaybolur.
Belli bir süre sonra Sarışın oğlan Erzurum hâkimi Süleyman Paşa’nın adamlarıyla beraber gelip Mahmut’u saraya götürürler. Bu sırada Baba Keşiş de Mukaddes Ev’e ulaşmıştır. Ev harap bir haldedir. Tıpkı keşiş, kızı Meryem ve peşinden gelen Mahmut gibi. Burada evin temsil ettiği dinin harap olması söz konusu olabilir. Kapıda duran ihtiyar adam, Baba Keşiş’e “sen Hak âşıklarını ayırıyorsun” demesi düşündürücüdür. İki masum gencin aşkının “Hak aşkı” olarak tanımlanması önemlidir. Bu aşk artık ulvî bir dereceye evrilmiştir. Ayrı iki milletten ve dinden olan gençlerin aşkı, kendileri gibi saf, temiz ve insan sevgisiyle dolu bir aşktır. Baba Keşiş temizlik, saflık adına Hz. Meryem gibi temiz gördüğü kızını, dinsiz diye tabir ettiği Müslüman bir gençle evlendirmek istememektedir. Baba Keşiş ve Meryem de Süleyman Paşa’nın emriyle saraya getirilir.
Süleyman Paşa otoriter, kararlı ve sert bir insandır. Onun hayatındaki tek hedefi Türkleri bir çatı altında toplamak ve dünyaya hâkim olmaktır. O gün sarayda meclis kurulmuş, sazlar çalınmakta ve rakkaseler dans etmektedirler. Dans eden Arap rakkase Süleyman Paşa’ya âşıktır. Romanda Arap rakkaseler, Ermeni ve Rum asıllı cariyeler, hizmetkârlar önemli yer tutar. Sarayda ayrıca romanda anlatıldığı kadarıyla, Kosa, Keçi ve Kesel tiplemeleriyle geleneksel halk oyunu oynanır. Mahmut ile Meryem bu oyundan büyük keyif alırlar. Ayrılıktan bu yana ilk defa bu kadar mutlu olup gülerler.
Mahmut, Meryem’in üzerindeki yakası dört düğmeli elbiseyi bir türlü çözememektedir. Açtığı düğmeler tekrar iliklenmektedir. Bu mucizevî olay birkaç kez tekrar eder. Meryem elbiseyi yırtmasını ister; ama elbise yırtılmaz. Mahmut bu sırada cemaatin kendisine güldüğünü görür gibi olur. Odada aydınlık yerine cemaatin tebessümü vardır. Mahmut’un sinesinde bir “ah” kopar ve bu “ah” ateş olur. Mahmut yanar. Alevler Mahmut’un elbiselerini ve saçlarını sarar. Meryem ne olduğunu anlayamaz. Kendisi de yanan bu meşalenin üstüne atlar ve birlikte yanarlar. Aşklarının büyüklüğü ile yanan bu iki insan sevgileri gibi ebedileşir. İkisinin aşkı böylece her zaman kendileri gibi saf ve temiz aynı zamanda kutsal olarak kalır. Bu aşktan geriye kalan bir avuç kül de Süleyman Paşa’nın emriyle defnedilir.
Geniş bir coğrafyada halk arasında yaygın bir hikâyeden yola çıkılarak yazılan romanda Türk tarihi, kültürü, Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki husumet ile Müslüman-Hıristiyan ayrımına dikkat çekilmektedir. İsimler tarihten alınmış olsa da halk hikâyesinin tarihî gerçeklere uygunluğu kadar tarihe uygundur. Roman, değişik açılardan ele alınıp incelenebilir.
Mesela, âşık Sazlı Abdulla’nın ölümü farklı boyutlarda ele alınabilir. Gence civarında hüküm süren Gara Beşir, oğlunun düğününde saz çalmak istemediği için âşığın başının kesilmesi hükmünü verir. Şehrin meydanında ve herkesin gözü önünde hüküm cellat Toppuzgulu tarafından yerine getirilir. Bu sırada hiç beklenmedik bir hadise meydana gelir; âşık Sazlı Abdulla’nın kesilen başı yere düşerken ve vücudu kütüğün üzerine yuvarlanırken yana düşen “saz” kendiliğinden dile gelerek “en hüzünlü” ezgisini çalmaya başlar.
Burada anlatılan bu kısacık anetdot bile konunun ciddiyeti açısından önemlidir. Her şeyden önce “saz” ile “âşık” özdeşleşmişler ve ikisi birlikte “âşık sazlı Abdulla” olarak anılmaya başlanmıştır. Sahibinin dünyadan göçüşü ile birlikte “saz” dile gelmiş ve onun adını unutturmamak üzere hüzünlü bir ezgi çalmıştır. Bu ezginin tesiri asırlar boyunca halk üzerinde devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir.
Yazar Elçin, bu nakil hadise ile gaddar, acımasız ve âdaletsiz hükümdarların vermiş oldukları “yanlış” hükümlerin insanlar tarafından asırlarca unutulmayacağını hatırlatmak istemiştir. Üstelik “âşık” olan kişi halkın “konuşan dili, bilicisi, anlatıcısı” olunca hikâyenin boyutu biraz daha derinlere gitmektedir. Yazar hâlihazır yöneticilere de hükümlerinde âdil olmalarını salık vermektedir. Tarihin kaydettiği her şey, toplumun hafızasına da kaydedilmektedir. Halkın sözcüsü konumundaki “âşık” Abdulla’nın öldürülmesi halkın zulüm karşısında susmayacağını, susarsa veya susturulursa bile sembolik olarak kullanılan “saz”ın konuşmaya devam edeceğini göstermektedir.
Sazınız, sözünüz, kitabınız, Sazlı Abdullah gibi âşıklarınız eksik olmasın. Her şeyin gönlünüzce olması dileğiyle Yeni Yılınızı kutluyorum.
Bir sonraki yazıda buluşmak üzere, kalın sağlıcakla diyorum.

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.