DOLAR 12,4902
EURO 14,1332
ALTIN 720,04
BIST 1.776
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 15°C
Sağanak Yağışlı
Kastamonu
15°C
Sağanak Yağışlı
Pts 17°C
Sal 12°C
Çar 1°C
Per 2°C
resim yükle
resim yükle

“Tarih ve edebiyat-4-Metin Yüksel Karakaş”

“Tarih ve edebiyat-4-Metin Yüksel Karakaş”
Beypark
03.11.2021
116
A+
A-

Değerli okuyucular,

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Bugün sizlerle ilçemizin değerlerinden, gönül adamı, edebiyat sevdalısı, Tosya sevdalısı bir ağabeyimiz ve onun hikâye kitabından sohbet açmak istiyorum. 18 Ocak 1949 Tosya doğumlu Metin Yüksel Karakaş ağabeyimiz, ilk öğrenimini Namık Kemal İlkokulu’nda yaptı. Ortaokulu Tosya’da, liseyi Kastamonu’da Abdurrahman Paşa Lisesi’nde tamamladı.

Değerli araştırmacı/yazar Nail Tan, rahmetli Metin ağabeyimiz hakkında güzel bir tanıtım yazısı yazmıştı. Bağımsız Günlük Gazete Kastamonu’na “Tosyalı bir hikayeciden Pembe Kıvılcımlar” başlıklı yazıda ondan övgüyle bahsediyor ve şöyle diyordu: “Kendisini önce Tosya dergisindeki şiir, hikâye ve yazılarıyla tanımıştık. Eczacılıktan kazandığının bir bölümünü dergiye yatırıyor, İsmail Ergi’ye daima destek oluyordu.”1

Ben de kitaplarım arasında dolaşırken elime onun bu güzel hikâye kitabı geçti. Genç yaşta 16 Ağustos 1995 tarihinde aramızdan ayrılan Metin abiden imzalı güzel bir hikâye kitabı: Pembe Kıvılcımlar/Hikâyeler, Ankara 1986, 131 s.

Arjantinli yazar Alberto Manguel, Okuma Günlüğü kitabında kitaplarla geçirdiği bir yılını anlatıyor. Her aya bir kitap seçiyor ve kitaplığında bulunan ve yıllar önce okuduğu kitaplar üzerine yılların birikimi ve tecrübesi ile yeniden kaleme alıyor. Önsöz’de şöyle diyor Alberto Manguel: “… Kitaplar vardır, bir sayfadan öbürüne geçerken unutarak keyifle gözden geçiririz; bazılarını, hemfikir olmaya ya da karşı çıkmaya kalkışmadan saygıyla okuruz; bazıları yalnızca bilgi sunar bize, yorum beklemez bizden; yine bazılarını, nicedir, nasıl büyük bir aşkla sevdiğimiz için, sözcüğü sözcüğüne tekrarlayabiliriz, çünkü tam anlamıyla ezberimizdedirler.”2 Ben de kitabı baştan yeniden okudum. 21.10.1986’da “Orhan Söylemez kardeşimize sevgilerle” diyerek kitabı imzalamış Metin Yüksel Karakaş. Bütün hikayeleri okumuş ve kimilerinin altını çizmiş, kimilerinin de kenarlarına notlar düşmüşüm. Hatta kitabın ikinci hikayesi olan “İlk nokta”nın sonuna yorum bile eklemişim. Hikâye “Ah o ıslığı bir duysa. Çalınan havanın adını hemen söyleyecekti.” Cümleleri ile bitmiş ve ben o zamanki duygularımla ve kurşun kalemle hikâyenin sonuna “Hasret” diye bir not düşmüşüm. Sonra da altına yeni bir paragraf açarak yazdığım yorumu kelimesi kelimesine buraya alıyorum:

“Türk’ün âleme ibret olacak sosyal yardımlaşma sistemini yani talebelerine anlatabilmek için adeta okulun açılmasını iple çeken bir ilkokul öğretmeni Hilmi Bey’in sanki sabah olmayacakmış gibi yüklenmiş olduğu sorumluluğun altında huzursuz geçirdiği son günün hikayesi. Nihayet öğrencilerine kavuşan Hilmi Bey, içini döküyor, boşalıyor, omuzlarındaki yükü silkip atıyor. Bu defa da anlattığı sosyal yardımlaşmanın gereğince, kederli olduğu yüzünden okunan öğrencisi Kürşad’a yardım edememenin ıstırabını çekiyor.” (s. 19)

Bunlar 1986’da asistanlık yıllarımda bir hikâye için yaptığım yorumlar. Aradan geçen 35 yılın birikimiyle okuduğumda çok daha farklı duygulara gark olduğumu hissediyorum. Bugün için bu öykü üzerine değil de kitaba ismini veren ilk öykü üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. “Pembe kıvılcımlar” kitabın ilk öyküsü. 1887-1888’deki Osmanlı-Rus Savaşının 93 harbi olarak bilindiğini tekrar etmeye gerek görmüyorum.

Osmanlı Devleti, yazarın ifadesiyle “… Padişahımız efendimizin iradeleri, Şeyhülislâmın fetvasıyla Moskof düveline cihat” yani savaş açıyor. Bu vesile ile askerlik çağına gelmiş olanlar ile gönüllü olanlar müracaat etmelidirler. Şartlar aslında savaşmak için de pek müsait değildir. Bunu da “beyaz sakallı ihtiyar”dan öğreniyoruz; “… Sene 93. Vay kahpe gavur, tam gözümüzün önüne bakacaktık bire. Ne de gafil avladı.” Hepinizin hatırlayacağı gibi Osmanlı,

1853-1856’da Ruslar ile Kırım’da savaşmış ve daha sonra geri çekilmişti. Savaşın yaralarını sarmak da kolay iş değildi. Zaten ülkede 1839’da ilan edilmiş bir Tanzimat dönemi başlamış, Osmanlı yönünü nereye çevireceğini şaşırmıştı. Azınlıklara önemli haklar ve ayrıcalıklar verilmişti. 1876’da II. Abdülhamid meclisi feshetmiş ve 33 yıl sürecek iktidarı başlamıştı. 1887’de ilan edilen seferberlik ile yeni askerlere ihtiyaç hasıl olmuştu. İşte bu öykü de Tosya’daki asker toplanması ile alakalı yazılmış, içi hem özelde Tosya’nın genelde de Türk halkının vatan toprakları tehlikeye düştüğündeki çelik iradesini ve güçlü karakterini ortaya koymakta.

Toplanan askerlerin sevkiyatı başladığında Çankırı’ya ulaşmaları gerekiyor. Oraya ulaşmak için de ilk engel Kayı Dağı. “Türk’ün düğünde, bayramda, savaştaki görüşü aynı havanın damgasını taşıyordu” diye yazarın bahsettiği, on beş gün evvelinden başlayan davul zurnanın asker uğurlamasında da çalmaya devam etmesidir. “… Savaş yakar yıkardı. Yaralar, şehit ederdi. Ama ölüm her şeyin bitişi değildi. Bir hayatın son, ebedî hayatın ilk durağıydı” biz Türkler için. Yazar bunu özellikle vurguluyor öyküsünde. Analar yaşı gelmeden ölen oğulları için göz yaşı dökerler, cepheye giden oğulları için değil. Bu arada kulaktan kulağa fısıldanan Osman Paşa ismi de toplananların morallerini yükseltir, bir an önce Plevne’ye ulaşmanın heyecanını yaşarlar. Amaç ise “… Hak, adalet getirmek; insanlık öğretmek”tir. Bu noktada tarih de tekerrür etmektedir.

Cepheye gitmek için yola çıkan yiğitler son bir kez arkalarına dönüp baktıklarında, Karabaş Şeyhoğlu İsmail dağın en yüksek noktasına geldiğinde son bir kez dünya gözü ile görmek için geriye döndüğünde Tosya’nın yanmakta olduğunu görür. Ağzından çıkan ise “… Tosya yanıyor!” ifadesidir. Herkes şaşkındır, ne yapacağını bilemez durumdadırlar. Geriye dönüp yangını söndürmeye yardım etmek mi yoksa devam edip cephedeki yangını söndürmek mi evladır? Son noktayı başlarındaki binbaşı koyar: “… Neferlerim! Görüyorsunuz Tosya yanıyor. Analarımız, atalarımız, bacılarımız, çoluk çocuk evsiz kalacaklar. Felaketlerle uzun zaman boğuşacaklar. Ama ötede Moskof’un çizmelerini bağrına uzattığı vatan var. Düşman yangından daha mı tehlikesiz? Yangın bir defa yakar. Yeniden yaparız. Hem de eskisinden iyisini. Düşman ilelebet tutuşturur, kahreder. Her yaptığın yeniden yanar. O halde biz yangın daha tehlikeli olana doğru atılacağız. Hep beraber vatanın düşman tehlikesini önleyeceğiz. Şunu unutmayalım. İptida devlet, sonra millet…” (s. 11)

İşte kararlı bir Türk komutanın, Türk binbaşısının askere yaptığı bu konuşma ile şaşkınlığını, uyuşukluğunu atan askerler önlerine dönüp yola devam etmek isterler. Geride ise pembe kıvılcımlar kalır.

Edebiyata ortaokul yıllarında ilgi duymaya başlayan Metin Yüksel Karakaş’ın kitabındaki öykülerden yola çıkarak Türk’ün genel karakterini, vatan millet için yüreğinde taşıdığı duygu ve düşüncelerini, heyecanını anlatmaya devam edeceğiz. Şimdilik bu kadar diyelim ve haftaya yine Pembe Kıvılcımlar’dan devam etmek üzere vedalaşalım.

Kalın sağlıcakla,

Prof. Dr. Orhan Söylemez

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.