DOLAR 13,3183
EURO 15,0914
ALTIN 763,88
BIST 1.857
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 12°C
Karla Karışık Yağmur
Kastamonu
12°C
Karla Karışık Yağmur
Çar 3°C
Per 7°C
Cum 9°C
Cts 9°C
resim yükle
resim yükle

“Tarih ve edebiyat-4”

“Tarih ve edebiyat-4”
Beypark
27.10.2021
46
A+
A-

Değerli okuyucular,

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Geçen haftalardaki yazılarımızda hem Türk dünyasının konusunu tarihten alan romanları Türkiye’de yayınlandıkları tarihe göre tasnif etmiş hem de romanları konu edindikleri tarihî dönemlere ayırarak incelemenin mümkün olduğunu yazmıştık. Ana hatlarıyla da Stalin dönemine kadar olan kısmı sizlerle paylaşmıştık. Bugün de sizlerle bizi çok yakından ilgilendiren Stalin dönemi ve bu dönemi ele alan romanlara kısa bir göz atalım istiyorum.

Stalin dönemi: Kolhozlaştırma sisteminin oturtulmaya çalışıldığı, neticede açlık, kıtlık ve sürgünün yaşandığı, savaşın ezdiği, yok ettiği, toplu sürgünlerin yaşandığı ve Stalin’in ölümünün yaşandığı ve nihayet 1991’de Sovyetlerin dağılması ile son bulan 1920-1991 arasındaki yıllar. Cengiz Dağcı’nın Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı ve O Topraklar Bizimdi romanları yakın tarihi okuyuculara anlatan, sürgünün, savaşın, ölümün acılarını hissettiren eserlerdir. Bu dört kitap üzerine yapılan çalışmasında araştırmacı İsa Kocakaplan çok isabetli bir şekilde “yakın tarihin acılarını hissettiren” ifadesini kullanır. Kırım Tatarlarının yaşamış olduğu vahim olayları tarih kitaplarından okuyanlar, insanların acılarını içlerinde hissedemeyebilirler. Fakat romancı ve romanı, insanın duygularını ön plana çıkardığı için daha tesirli olur. Onlar da İnsandı romanı 1928-1932 yılları arasında Sovyet hükümetinin uygulamaya koyduğu ve genelde bütün Sovyet coğrafyasında etkili olan, açlık, yokluk, sefalet ve kırgına sebep olan kollektif hayata geçirme projesinin Kırım halkına nelere mâl olduğunu gösterir. Korkunç Yıllar ve Yurdunu Kaybeden Adam romanları ise savaşın ve savaş sonrasının izlerini görmek mümkündür. Bu romanlarda anlatılanlar kuru tarihî bilgiler değil, insanın duygularını yakalayan, endişelerini, düşüncelerini ortaya koyan ve okuyucuya tesir eden malzemedir. Bir tarihçi tarafından yazılmamış olsa da bu romanlarda anlatılanlar yazarın, savaş sırasındaki toplu Sibirya sürgünü hariç, bizzat yaşadığı olaylardır. Özellikle Korkunç Yıllar romanın kahramanı Sadık ve onun hayatı, yazarın hayatı ile birebir örtüşse de yazar kahramanının kendisi olmadığını, anlattıklarının da kendi hayatı olmadığını belirtme ihtiyacı duymuştur. Fakat diğer taraftan da Yaşar Nabi Nayır’a yazdığı mektubunda “Elhamdülillah Türküm, Müslümanım ve bu notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim.” demektedir. Bu durum bir çelişki gibi gözükse de yazarı mazur görmek gerekir, zira eserlerinin birer sanat ürünü olup olmadığı endişesini taşıyor intibaı uyandırmaktadır. Böyle de kabul etmek gerekir. O Topraklar Bizimdi ise savaşın sonlarına doğru yurtlarından sürülen Kırım halkının yaşadığı acıları dile getirir. Burada dile getirilen topyekün bir halkın acısı ve çilesidir. Tarih kitaplarında bunları bulmak mümkün değildir.

Cengiz Aytmatov bu dönemi eserlerinde en çok işleyen, Türkiye’de ve dünyada en çok tanınan yazardır. Halk hikayeleri ve masalları, destanları romanlarına serpiştiren Aytmatov, bu çok uzak geçmişe giden, hatta hayal ürünü bile olduğu düşünülebilecek tarihî vakaları tahkiye ederek özellikle Stalin döneminde yaşanan sıkıntıları anlatmıştır. Hemen hemen bütün eserlerinde bu metodu kullanan yazar, satır aralarında da olsa halkın hafızasını canlı tutacak ipuçlarını verebilmiştir. 1991’de bağımsızlığın kazanılmasından sonra ise daha serbest olarak yazmıştır. Beyaz Gemi ile başlayan uzak geçmişe gitme yolu Gün Olur Asra Bedel ve Dişi Kurdun Rüyaları’nda da devam etmiştir. En somut örneğine ise Gün Olur Asra Bedel’in bölümü olarak yazılan, fakat sansür nedeniyle yayınlanamayan, daha sonra ayrı bir roman olarak basılan Cengiz Han’a Küsen Bulut’ta rastlamak mümkündür. Beyaz Gemi’de yaşlı dede adeta Kırgızların yaşayan hafızası gibidir. Fakat o da Sovyet sisteminin temsilcisi olan damadı Orozkul karşısında güçsüzdür. Fakat isimsiz torununa Kırgız soyunun çıkış efsanesini anlatarak köprü vazifesini tamamlamıştır. Küçük çocuk ise kötülük karşısında teslim olmayarak intihar

yolunu seçmiş ve bir yerde Kırgız kimliğinin temelini oluşturan “ortak geçmiş”i ölümsüzleştirmiş, insanların hafızasına kazımıştır.

Bu konuda geniş çalışmaları bulunan araştırmacı, akademisyen Ali İhsan Kolcu, “Bugünkü hadiseleri geçmişte yaşanmış benzer olayların yardımıyla zaman zaman sembol ve alegoriye kaçmak suretiyle dikkatlere sunmak, yazarı yaşadığı rejim dikkate alındığında bir zaruret gibi görünmektedir… Cengiz Han/Stalin; Juan Juan/Sovyetler Birliği Devleti; deve derisi/rejim gibi tarihî şahsiyet ve unsurlarla bugünkü tezahürlerin aynileşmesi hadisesi, hep tarihî malzemenin ustaca seçilip işlenmesinin neticesidir.” şeklinde izah ediyor. Doğrudur, zira yazarlar güçlü bir sansür ile karşı karşıyadır. Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel’de hem Juan Juan efsanesini hem de Dönenbay kuşu ile ilgili halk inancını işlemiştir. Kolcu’nun da belirttiği gibi bunlar dönemin şartlarını açıklamaya yarayan önemli tarihî malzemedir. Fakat yine de tarihî gerçeklikleri tartışılır, çünkü her ikisi de hayal mahsulüdür. Dişi Kurdun Rüyaları’nda ise bu defa İsa Peygamber’in hayatı ile ilgili anlatılanlar söz konusudur. Burada da yazar 20. Yüzyılın sonlarına doğru Sovyet toplumunun içine düştüğü durumu iki bin yıl önce yaşananlar ile izah etmeye çalışır. Örnekleri çoğaltmak mümkündür. Aytmatov, İkinci Dünya Savaşı’nı gençliğinde yaşamış büyük bir yazardır. Savaşın edebiyatının henüz yazılmadığından şikayetçidir.

Stalin sonrası dönemi, sistem içinde ortaya çıkan çıkarcı insanları, devletin bir soba gibi yakıt olarak suçsuz, günahsız insanları yok etmesini, yine sistemin her günü bir öncekinin kopyası günler yaşayan robot insanları, rüşvet ve iftirayı, buna karşılık dürüstlüğünden, özünden kimliğinden taviz vermeyen sessiz kahramanları anlatan romanlar arasında Aytmatov’un Gülsarı ve Cengiz Han’a Küsen Bulut’unu, Gün Olur Asra Bedel’i, Dişi Kurdun Rüyaları’nı, Anar’ın Ak Liman ve Beş Katlı Evin Altıncı Katı’nı, Nur Ali Kabul’un Unutulan Sahilleri’ni, Elçin’in Ölüm Hükmü ve Ak Deve’sini, Yusuf Samedoğlu’nun Kıyamet Günü’nü, Annaguli Nurmemmet’in Nuh Tufanı’nı, Halimat Bayramuk’un 2 Kasım 1943’ünü, Adil Yakuboğlu’nun Adalet Menzili’ni zikretmek gerekir.

Burada sorulması gereken soru şu; “Niçin yazarlar tarihî malzemeyi alıp işlerler?” veya “Niçin Orta Asya ve Kafkasya’daki Türk asıllı halkların yazarları tarihin derinliklerine giderek eserlerini yazdılar?” Bu soruların cevabı tarih ve tarihe bağlı olarak gelişen millî kimlikte yatmaktadır.

Tarih meselesi veya tarihî kimlik, 20. Yüzyılın son on yılında bağımsızlığını kazanan Orta Asya halkları ve kısmen bağımsızlığını kazanan diğer Türk asıllı halklar için oldukça önemlidir. Millî kimliğin oluşmasında “ortak bir geçmiş”e sahip olmanın vazgeçilmezliği teorisyenler tarafından sıklıkla vurgulanmıştır. Sovyetler Birliği içinde yaşayan halklar kendi kimliklerini koruyabilmek için büyük çaba sarf etmişlerdir. Aydınlar ve yazarlar bu meseleyi gündemde tutabilmek için satır aralarında bile olsa eserlerinde işlemişlerdir. Bunlardan maksat halkta bir “tarih” şuuru oluşturmaktır.

Stalin sonrası Kazak ve Özbek romanlarını inceleyen araştırmacı akademisyen Timur Kocaoğlu, yazarların sıklıkla kullandıkları konular arasında tarihin yerinin önemini vurgulamıştır. Araştırmacıya göre genç Kazak ve Özbek yazarlar, Parti sansürüne takılmadan geçebilecek şekilde, okuyucularının dikkatlerini millî tarihinin belirli dönemlerine çekmeye çalışmaktadırlar. Özellikle 1960 ve 1970’li yıllarda yazılan eserlerde yazarlar, halkın millî şuurunu güçlendirmek ve geliştirmek gayreti içinde eserler yazmışlardır. Mesela Kazak yazar İlyas Esenberlin’in tarihî üçlemesi ve Özbek yazar Adil Yakuboğlu’nun romanı Uluğbey’in Hazinesi (1973) bu dönemde yazılmıştır. Esenberlin, üçlemesinde Kenesarı’yı sadece Rus işgaline karşı çıkan bir lider olarak değil Kazakları bir arada tutmaya çalışan millî kahraman olarak tasvir eder. Sovyet kaynakları ise Kenesarı’yı “feodal bir despot” olarak kaydeder. Bu

durumda okuyucu kime inanacak sorusu akla gelmektedir. Bu üçlü roman henüz Türkiye Türkçesine aktarılmamıştır.

Tarihî roman okuyucuyu geçmişe götürerek o zamana ait tarihî bilgiler vermekle kalmaz, aynı zamanda o dönemde yaşayan ve tarih biliminin konusu olmayan insanların hayat tarzları, duyguları, düşünceleri ile ilgilenir. Tarih, olayları sebepleri ve sonuçları ile inceler. Oysa roman, bunların içinde insan gerçeğini, insanın duygularını, düşünce dünyasını da ele alır. Bu bakımdan tarihî romanlar hem tarih öğreten hem de kendilerine ait fikrî hedefleri olan eserlerdir.

Kalın sağlıcakla,

Prof. Dr. Orhan Söylemez

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.