DOLAR 13,3183
EURO 15,0914
ALTIN 763,88
BIST 1.857
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 3°C
Kar Yağışlı
Kastamonu
3°C
Kar Yağışlı
Per 9°C
Cum 12°C
Cts 11°C
Paz 9°C
resim yükle
resim yükle

“Tarih ve Edebiyat” (6) Metin Yüksel Karakaş (2)

“Tarih ve Edebiyat” (6) Metin Yüksel Karakaş (2)
Beypark
10.11.2021
124
A+
A-

Değerli okuyucular, Geçen hafta sizlerle ilçemizin değerlerinden, gönül adamı, edebiyat ve Tosya sevdalısı bir Metin Yüksel Karakaş ağabeyimiz ve onun hikâye kitabından sohbet açmıştım. O sadece bir ‘Eczacı’ değil edebiyatçı, hikayeci, şair, kısacası bir “gönül adamı” idi. Sizlere onun Pembe Kıvılcımlar/Hikâyeler kitabından ve özellikle de kitaba ismini veren “Pembe kıvılcımlar” hikayesinden bahsetmiştim.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Hatta kitaptaki ikinci öykü ‘İlk nokta’nın sonuna eklediğim yorumu da sizlerle paylaşmıştım. “Atalarımız Göktürklerin izinde” ve “Atalarımızın izinde: Cengiz Alyılmaz ve Gönül Hanım” başlıklı yazılarımda da size yazar Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve onun Gönül Hanım romanından bahsetmiştim. Şimdi sizlerle Türk edebiyatının bu çok tanınmış, Türkçü, milliyetçi yazarı Müftüoğlu’nun özellikle “Üzümcü” öyküsünün baş kahramanı isimsiz “üzümcü” ile Metin Yüksel Karakaş’ın “Pembe kıvılcımlar” öyküsündeki Türk karakterinden bahsetmek istiyorum.
Müftüoğlu’nun öykülerden oluşan kitabı Çağlayanlar adını taşıyor. Kitaptaki hikayeler Türklerin dini ve milli değerlerini yüceltiyor. Okuyanlarda vatani ve milli duyguları harekete geçiriyor ve Azerbaycanlı şair/yazar Ahmet Cevat’ın dilimizde dolanan meşhur “Çırpınırdı Karadeniz” şiiri gibi ruhumuzu coşturuyor, kanımızı kaynatıyor ve harekete geçiriyor. Mesela Trablusgarp Harbi’ni anlatan “Padişahım alınız menekşelerimi, veriniz gülümü” hikayesi tıpkı bizim rahmetli Metin abimiz gibi bizi anlatıyor.
Özlenen Türk karakteri “Üzümcü” öyküsünde betimleniyor ve canlı bir varlık olarak okuyucuya sunuluyor. İstanbul’un adalarından olan Büyükada’da üzümünü satarken “Çaavuş!..” diye bağı- rırken hem üzümünü satmakta hem de ruhunda ve mayasındaki “Türklük” bilincini ortaya koymaktadır. Nitekim Namık Kemal de “Hürriyet kasidesi”nde Türklüğü anlatırken;
Vücûdun kim hamîr-i mâyesi hâk-i vatandandır
Ne gam râh-ı vatanda hâk olursa cevr ü mihnetten
Yani “vücudunun hamurunun mayası vatan toprağından olanlar için vatan yolunda cefa ve çile çekerek toprak olmak dert değildir” demektedir. Müftüoğlu, üzümcüyü Temmuz başlarındaki nefesleri kesen o sıcak havaya rağmen yokuşu tırmanıp tepeye vardığında, çok sevdiği vatanının taşına, toprağına bakarken başka bir âleme geçerken resmeder: “… eski bir kur’a neferi”ne benzetir. O artık “… Şark’ın kınına girmeyen bir kılıcı”dır. Onda şekillenen Türk askeri “… döğüle döğüle tavlanmış” yapısıyla “vurula vurula kırılmış” olsa da “her bir parçasından bir kıvılcım, her kıvılcımından bir şimşek çıkar”
Metin Yüksel Karakaş da “Pembe kıvılcımlarda” Türk’ün hasletlerinden bolca bahsediyor, onları vatan mevzu bahis olunca her şeyini geride bırakmayı göze olan Tosya halkına da gurur madalyası gibi takıyordu. En bariz özelliklerden bazıları; Hak, adalet ve insanlıktı. “Vatan hizmet” yolunda Devrez’ den geçip giden, Kayı Dağı’nın en yükseğine çıkıp engelleri bir bir aşacağının işaretlerini sunan asker ile Tuna’yı aşan ordu aynıydı. “Moskof’un çizmelerini bağrına uzattığı vatan”ın kurtulması her şeyden daha öteydi. “… Sert adımların çıkardığı tokluk köprüyü uzun müddet titreten” askerin ayak sesleri ile Müftüoğlu’nun Anadolu insanını anlatan “Üzümcü” hikayesindeki “… recüliyet abidesi” üzümcünün Büyükada’yı titreten sesi ile aynı etkiyi yaratıyor.
“Pembe kıvılcımlar” kitabın ilk öyküsü. 1887-1888’deki Osmanlı-Rus Savaşının 93 harbi olarak bilindiğini tekrar etmeye gerek görmüyorum. Metin Yüksel Karakaş’ın öyküsünde bahsedilen ve Rusya ile girdiği savaş Hicri 1293 yılına denk geldiği için 93 Harbi olarak bilinmekte. Bu dönemde II. Abdülhamid tahta geçmiş, savaşı önlemek ve en az kayıpla atlatmak için “İngilizlere Kıbrıs’ı üs olarak kullanma hakkı” vermiştir. Buna rağmen Osmanlı devleti Balkanlarda büyük kayıplar yaşamış, Romanya, Sırbistan ve Karadağ bağımsızlığını ilan etmiş, Kars, Batum ve Ardahan Rusya’ya verilmiş.
Cepheye gitmek için yola çıkan yeni yetme askerler içindeki Karabaş Şeyh-oğlu İsmail, Kayı Dağı’nın en yüksek noktasına geldiğinde son bir kez dünya gözü ile görmek için geriye döndüğünde Tosya’nın yanmakta olduğunu görür. “… Tosya yanıyor!” diye bağırır. Hangisi daha zordur veya daha kolaydır? Geri dönüp Tosya’daki yangını söndürmek mi yoksa Osmanlı’nın sınırlarında yeni başlamakta olan yangını söndürmek mi? Hatırlarsanız askerlerin başındaki Binbaşı bu ruhsal ve duygusal karmaşaya “… Ama ötede Moskof’-un çizmelerini bağrına uzattığı vatan var. Düşman yangından daha mı tehlikesiz? Yangın bir defa yakar. Yeniden yaparız. Hem de eskisinden iyisini. Düşman ilelebet tutuşturur, kahreder. Her yaptığın yeniden yanar. O halde biz yangın daha tehlikeli olana doğru atılacağız. Hep beraber vatanın düşman tehlikesini önleyeceğiz. Şunu unutmayalım. İptida devlet, sonra millet…” (s. 11) diyerek son vermişti.
Doçent Dr. Erol Karcı’nın henüz doktora öğrencisi iken yazdığı ve yayınladığı “Hicri 1299 (1882) Kastamonu Vilayeti Sâlnâmesi’ne göre Kastamonu Sancağı ile bağlı kazaların idari, sosyal ve ekonomik yapılarına dair tespitler” makalesinde Tosya’daki yangınla ilgili bilgi bulamadım. Yazıda o tarihte İnebolu’da büyük bir yangın olduğundan bahsedilmekte.
Görüldüğü gibi Ahmet Hikmet Müftüoğlu’nun “Üzümcü” öyküsünde betimlediği Türk askeri ile Metin Yüksel Karakaş’ın “Pembe kıvılcımlar”ındaki tanımlama hemen hemen aynıdır. Müftüoğlu onu “…Üstünde mavili kırmızılı yemeni sarılmış kalıpsız, püskülsüz fesi, ayağında yırtık çarığı, sırtında alaca mintanının üstünde koyun postundan dağarcığı olduğu halde, sırayı bozmamak için bir kuzu gibi seğirte sıçraya Harbiye Nezaretin’nin büyük kapısından içeri” girerken görür gibi olması ile Yüksel’in cepheye gitmek için Askerlik Şubesinin önünde kuyruğa girmesi aynıdır; zira her ikisinde de “dul analarla dolu Anadolu”nun cefakâr anaları ve yiğitleri söz konusudur.
Bugünlük de bu kadar. Bir başka yazıda, bir başka roman veya hikâyede buluşmak dileğiyle, kalın sağlıcakla…

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.