DOLAR 13,4649
EURO 15,3823
ALTIN 787,67
BIST 2.085,76
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu -1°C
Kar Yağışlı
Kastamonu
-1°C
Kar Yağışlı
Sal -5°C
Çar 1°C
Per 5°C
Cum 3°C
resim yükle
resim yükle

“Tarih ve edebiyat-9”

Beypark
01.12.2021
44
A+
A-

Değerli okuyucular,

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Yine Ahmet Hikmet Müftüoğlu’ndan devam edelim istiyorum. Hatta haftaya da devam edebiliriz. Bugün “Altın Ordu” öyküsünden, haftaya da “Alparslan Masalı”ndan bahsedebiliriz.

“Altın Ordu” öyküsü yazarın Çağlayanlar kitabının 51-57. sayfaları arasında yerini alıyor. Öykü “Atlar kişner, kağnılar gıcırdar. Oklar, kargılar şakırdar. Yiğitler, delikanlılar bağırır. Öküzler böğürür. Köpekler havlar… Kar yağar, rüzgâr savurur; tipi etrafı sarmış, göz gözü görmez… Koşan, düşen, bağrışan, gülüşen; kadın, erkek, genç, ihtiyar birbirine girmiş. Telaş, çığlık yeri göğü çınlatıyor.” paragrafı ile başlıyor. Tam bir “kıyamet” günü betimlemesi gibi. Nitekim bir iki cümle sonra yazar “… Gök kubbesi yaratılalı böyle bir kargaşalık, böyle bir mahşer görülmemişti.” diyor. “Her kafilenin önünde iri inekler, öküzler; yüklü kısraklar, taylar, sevimli kuzular, köpekler…” Her ne kadar bir hareket öyküsü olmasa da yazarın kullandığı fiiller, yüklemler bir hareketliliğin olduğunu gösteriyor. Peki nedir bu “… bir tufan, bir kıyamet, bir mahşeri” kargaşanın sebebi? “Göç!..” Peki hangi göç, bu göç? Her ne kadar yazar bu konuda bilgi verse de tarih kaynaklarına başvurulabilir:

Türk göçleri, Türk boylarının ve Türk dillerinin 6. ve 11. yüzyıllar arasında Avrasya’daki yayılma sürecini ifade eder. 6. yüzyılda Göktürkler, şimdiki Moğolistan’da bulunan Cücenleri devirip her yöne genişleyerek Avrasya bozkırlarına Türk kültürünü yaydılar.1

Yazarın bu büyük, mahşeri “göç”ü tasviri ise çok daha farklıdır. İşte tarih kitaplarında da bu tür edebî betimlemelere rastlayamazsınız. Bu sebeple edebiyat ve tarih birbirine rakip olmuş, birbirine malzeme taşıyan güzel sanat dalları olmanın yanında bilim dalları da olmuşlardır. Yazara göre bu “göç,” Nuh tufanı gibi dünyanın devranını, tarihini değiştirecek olan “Türk tufanı.” Türk’e ve Türklüğe meftun olan yazar Müftüoğlu bu Türk tufanını anlatırken “bu feyiz tufanı, beşeriyetin tekemmülü için bir hâlet-i tabiiye, bir rahmet” olarak görüyor. Göç’ün başında da bütün kargaşayı bir tek komutuyla “dur”durabilecek, başında samur kalpağı, sırtında kurt postundan gocuğu, elinde parlayan altın kargısı olduğu halde iri, gürbüz bir ata binmiş, iri, gürbüz, pala bıyıklı bir süvari” yani karmaşa içinde kendisini takip edenlerin “tekmil dudaklarında korkunç ve mukaddes” olan “Ay Han!..” vardır. Peki kimdir bu Ay Han?.. İşte burada edebiyat-tarih ilişkisi ortaya çıkıyor ve okuyucuda uyandırılan bu heyecan ve bilgi susamışlığına “tarih” ilmi cevap veriyor:

Ay Han – Türk ve Altay mitolojisinde Ay Kağanı. Moğolca’da Sara Han veya Hara Han olarak bilinir. Oğuz Han’ın ikinci eşinden olan oğludur. Ongunu kartaldır.2

İşte böyle bir önderin liderliğinde ta Çin hududundan Baykal gölüne kadar olan geniş coğrafyada yaşayan Türk halkları toplanmışlar göçe hazırlanıyorlardı. Bir sonbahar sabahı “… dünyayı sarsan bir heybetli ses” gök gürlemesi gibi bir uğultu ile bulutlardan sıyrılıp insanların tepesine gelince “Göç, göç, göç!” diyen heybetli nidayı işitince yerlere kapanırlar. Göklerden gelen bu sesin Tanrı’dan geldiğine inanan Türk halkları kendileri için Doğu’dan Batı’ya doğru çizilen o parlak ve kutlu yolu geçmek üzere harekete geçerler. “Az zaman içinde, bu büyük kıt’ada, büyük bir hareket” görülür. “Bu karar üzerine oğullar, uluslar dolusu; çöller, dağlar dolusu milyonlarca Türk birden kımıldandılar; çadırlarıyla, kızları, kızaklarıyla, davarlarıyla harekete geldiler…” (s. 54)

Tanrı’nın söziyle,

Güneşin izniyle,

Batı’ya yollanın!

Batı’ya yollanın! (s. 55)

Şarkısı söylenerek, kona göçe ağır ağır akmaya, ilerlemeye başlanır. Batı’ya göçen bu koca ulus için kanun ve yasak iki kelimeden ibarettir: Sıra ve saygı. “Herkes sırasını, haddini, mevkiini bilecek, herkes büyüğünü tanıyacak, sayacak. İşte o kadar… Bu iki kelimecik milyonlarca halkı idareye kâfi idi: Sıra, saygı!” (s. 55)

Bu kutlu ordu ilerlerken çarpışa, saldıra, döğüşe etrafa dağılırlar. Hindistan’a dönenler, İran’a girenler, Kafkasya’ya çıkanlar, Irak ve Arabistan tarafına inenler, Ural dağlarının eteklerine konanlar, güneye inenler, Türkistan’a yerleşenler olur. Gittikleri ve girdikleri yerlerde rastladıkları boyunları eğdirirler, kolları bükerler, durmuş yürekleri yeniden attırırlar, soğumuş kanları kızdırırlar, bükülmüş belleri doğrulturlar. “İnsanlara büyüklük nedir, anlatırlar… Şan nedir, tattırırlar… Hayat nedir, öğretirler.”

İşte bu Altın Ordu ilerleye ilerleye, dağıla yerleşe, kona göçe Avrupa’nın içlerine kadar girer. Kırım, Finlandiya, Balkan dağlarının eteklerine sarılır, Dobruca ovasına koyunlarını salarlar. Çelik Han kumandasındaki Macarlar, Hunlar Karpat tepelerinin etrafında dururlar, oralara çadırlarını kurarlar ve atlarını çoğaltırlar. İşte bu sebeple her yıl Macaristan’da “Turan Kurultayı” toplanır. Bu seneki Turan Kurultayı’na da Tosyalı hemşehrimiz Hüsnü Bey katılmış ve gazetemizde üç sayı devam eden muhteşem görüntülerle süslenmiş izlenimlerini sizlerle, bizlerle paylaşmıştı. Hatırlayın lütfen!..

Altın Ordu’yu teşkil eden bütün Türk soyları, bütün Türk boyları “… ruhlarından, ateşlerinden, kuvvetlerinden oralardaki kansız, cansız insanlara ruh, ateş, kuvvet aşıladılar ve böylece bugünkü canlı, ateşli, kuvvetli insaniyet meydana çıktı.” İşte tam da burada yazar belki de öykünün en can alıcı cümlesini kuruyor: “Meydana çıktı, fakat bunlar da karındaş olduklarını unutuverdiler. O halde yekdiğerine saldırmaya, birbirinin vücudunu dünyadan kaldırmaya başladılar.” (s. 57)

Bu öykünün yazılışının üzerinden dile kolay tam bir asır yani yüzyıl geçti. Bugün gelinen nokta ise üzülmeye, yok olmaya yüz tutmuş ümitlerimizi yeşertmeye başladı. Daha bir hafta önce İstanbul’da toplanan Türk devletleri başkanları önemli bir başarıya imza attılar: Türk Devletleri Teşkilatı kuruldu. Resmen kuruldu. Düşman çatlatacak kadar bu büyük başarı öyküsünü belki bugün aramızda olsaydı Ahmet Hikmet Müftüoğlu kim bilir ne güzel cümlelerle anlatırdı bizlere. 3 Ekim 2009’da Nahçıvan’da imzalanan Nahçıvan Anlaşması ile Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkiye arasında kurulan topluluk bugün Türk Devletleri Teşkilatı olarak kabul gördü. Gözlemci olarak katılan devlet başkanlarından birisi de yukarıda belirtildiği gibi Macaristan Devlet Başkanı gözlemci olarak katıldı. Yakında da inşallah üye olarak dahil olacaklar. O günleri de görmek nasip olur umarım.

Demiştik ya tarihî roman, öykü ve şiir okuyucuyu geçmişe götürür. Tarihî bilgiler vermekle kalmaz, aynı zamanda o dönemde yaşayan ve tarih biliminin konusu olmayan insanların hayat tarzları, duyguları, düşünceleri ile ilgilenir. Tarih, olayları sebepleri ve sonuçları ile inceler. Oysa roman ve öykü, bunların içinde insan gerçeğini, insanın duygularını, düşünce dünyasını da ele alır. Bu bakımdan edebi eserler hem tarih öğreten hem de kendilerine ait fikrî hedefleri olan eserlerdir. Hikayeler de öyle. Yukarıda ve ileride de göreceğiniz gibi ilginizi çekecek pek çok tarihî konu “edebiyat”ın alanına giriyor.

Kalın sağlıcakla,

Prof. Dr. Orhan Söylemez

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.