DOLAR 18,0557
EURO 18,3149
ALTIN 1.021,56
BIST 3.020,01
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 27°C
Hafif Yağmurlu
Kastamonu
27°C
Hafif Yağmurlu
Cum 28°C
Cts 29°C
Paz 28°C
Pts 31°C
resim yükle
resim yükle

Toplumlardaki sosyal değişimler ve edebiyata yansıması

Toplumlardaki sosyal değişimler ve edebiyata yansıması
Beypark
27.07.2022
88
A+
A-

Sevgili Tosyalılar, geçtiğimiz hafta gençlerimizin üniversiteye yerleşmeleri ve özellikle kızların yüksek eğitim almaları ile alakalı bir yazımı sizlerle paylaşmıştım.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Hatta yazımın sonlarına doğru da Afganistan’da Taliban rejiminin bırakın genç kızların okula gitmesine izin vermeyi kadınların bile işlerden çıkarılarak evlerine kapanmasını isti-yordu. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları özellikle genç kızların eğitim almalarını ve kadınların da iş gücü olarak hayata atılmalarını teşvik ediyordu. Toplumlardaki bu tür sos-yal değişimler kolay olmuyor ve genellikle “sancılı” bir süreç haline geliyor.
Coğrafi bir terim olan “fay” dediğimiz şeyin ne anlama geldiğini hepimiz biliyoruz ve hatta “kırılan fayların” derecesine ve derinliğine göre büyük-küçük depremlere sebep olduğunu duyuyoruz. Hatırlayın bir “deprem dedemiz” vardı, ak saçları ile televizyonlardan bizlere bilgiler aktarırdı. Allah’tan rahmet dileyelim kendisine. Tosya’nın eski fotoğraflarına bakar-sanız veya tarihine bir göz atarsanız 1940’lı yılların başında çok büyük bir deprem yaşadığını görürsünüz. Yerle yeksan olmuş bir Tosya görüntüsü korkunç ve ürkünçtür. Katmanlardan oluşan yeryüzü, bu katmanların zamanla hareketleri ile sallanıyor ve biz de ona deprem diyoruz. Diyeceksiniz ki hayırdır deprem mi geliyor? Hayır, yok öyle bir şey ve inşallah olmaz da.
Coğrafya bilimi ile uğraşan bilim adamları işte yeryüzü katmanları arasındaki bu hareketliliğe “tektonik” hareketler diyorlar. İşte bu tektonik hareketler fay kırılmalarına sebep oluyor. Sosyal bilimciler de toplumsal olayları açıklarken bu coğrafi terimi yani “tektonik hareketleri” kullanarak izaha çalışıyorlar. Biraz açalım bakalım içinden ne çıkacak.
Biraz gerilere kadar gidelim. Sene 1839. Evet, yaklaşık 180 yıl geriye gidelim. Mustafa Reşit Paşa, hükümetin hazırlamış olduğu “fermanı” İstanbul’daki Gülhane Parkı’nda 3 Kasım 1839’da okuyor ve böylece adına “Tanzimat” yani “yeniden nizam verme” olarak açıklayacağımız bir yönetmelik yürürlüğe giriyor. Bir çeşit “reform” hareketedir bu girişim. Fermanın içindeki maddeleri merak etmiş olabileceğinizi düşünüyorum. İşte birkaç tanesi:
1- Yasalar önünde herkes eşit olacak ve yargısız infaz olmayacak.
2- Herkesin can, mal ve namus emniyeti sağlanacak.
3- Vergiler, gelir düzeyine göre düzenlenecek ve sadece devlet toplayacak.
4- Askerlik süresi sınırlı olacak.
5- Şahsi mülkiyet yürürlüğe girecek ve herkes kendi mal ve mülkünün sahibi olacak.
Vs. vs. vs.
Sanki daha önce bunlar yokmuş gibi. Aaa, hakikaten yokmuş diyorsak, o zaman Osmanlı Devleti’ni zan altında bırakmış oluruz. Ben olmadığına inanmıyorum. Belki vardı da iyi işlemiyordu demek daha doğru gibi geliyor.
İşte bu önemli “ferman” ile birlikte koskoca Osmanlı Devleti’nin yapısı değişmeye başlıyor. O zamana kadar sadece “resmî” gazete yayınlanırken önce yarı resmî yarı gayr-ı resmî Ceride-yi Havadis yayın hayatına başlıyor. Sonra da İbrahim Şinasi ile birlikte tamamen gayr-ı resmî Tercüman-ı Ahval gazetesi yayınlanmaya başlıyor. Böylece aydın insanlar yazılarıyla “halka” doğrudan ulaşmaya başlıyorlar ve düşüncelerini ve görüşlerini onlarla paylaşıyorlar. Tabii gazete ile birlikte “edebiyat” da başka bir çehreye bürünüyor, yeni fikirler toplum ha-yatına girmeye başlıyor. Batı’dan tercümeler yapılıyor, tiyatro kuruluyor, oyunlar sahneleniyor, Ahmet Mithat Efendi gibi yazarlar romanlarıyla ufuk açmaya başlıyorlar. Ziya Gökalp ve Namık Kemal gibi kalem erbabı çok farklı mecralarda kalem oynatmaya başlıyorlar. Türklük, Türkçülük, Osmanlıcılık, Muasır medeniyetler seviyesine ulaşma fikri, parlamento fikri gündeme oturuyor. İşte bunlara biz “sosyal tentonik hareketler” diyoruz. Yani bir toplumda meydana gelen olağandışı gelişmeler aslında geriye doğru giden bir “zaman tüneli” içinde veya toplumun tektonik katmanları içinde oluşmaya başlıyor.19. yüzyılın son çeyreğinde Avrupa’da başlayan “mikro milliyetçilik” yani “küçük milletler ve devletlerin” ortaya çıkması Osmanlı topraklarında da yaşanmaya başlıyor. Hatırlayın Balkan Savaşlarını. Toprak kaybetmeye başlıyoruz.
20. yüzyılın başlarında önemli gelişmeler yaşanıyor. 1908’de rahmetli Abdülhamid tahttan indiriliyor ve İkinci Meşrutiyet ilan ediliyor. Bu gelişme hemen edebiyata yansıyor ve adına “millî edebiyat” dediğimiz bir oluşum ortaya çıkıyor. Mehmet Emin Yurdakul, Ömer Seyfe tin, Halide Edip gibi kalemler gazete sayfalarında görünmeye başlıyor. “Ben bir Türk’üm, dinim cinsim uludur!” cümlesi slogan haline geliyor. Türk Ocağı kuruluyor, Türk Yurdu dergisi yayınlanmaya başlıyor. Ziya Gökalp ve Namık Kemal ile başlayan “Turan” fikri gelişerek Halide Edip’in Yeni Turan romanına başlık oluyor. İşte Gazi Mustafa Kemal de bu fikri ve sosyal gelişmelerin içinde yetişiyor ve İstiklal Harbi’nin kazanılması ile birlikte özü “Türk” olan Cumhuriyetimizi kuruyor.
Cumhuriyet dönemi ile birlikte “edebiyat” da yeni bir mecrada akmaya başlıyor. Halide Edip, Yakup Kadri gibi usta yazarlar “cumhuriyet” için gerekli olan zemini hazırlıyorlar. Halka “istiklalin” nasıl kurtulduğunu ve “istikbalin” nasıl kurulması gerektiğini anlatıyor. Tabii sadece bu iki isim değil, daha onlarcasını saymak mümkün.
Aynı yıllarda Avrasya dediğimiz coğrafyada yani Avrupa (Rusya ve onun gölgesindeki cumhuriyetler) ile Asya’da (bizim Turan veya Türkistan adını verdiğimiz Orta Asya’da) Sovyetler Birliği adında devasa bir birlik oluşturuluyor. Bolşevik liderler Lenin ve arkadaşlarının kurduğu bu muazzam devlet başlangıçta Türk dünyasının aydınlarına “bağımsızlık” vaat etmişken daha sonra bunu bir kenara kaldırıyorlar.
Sovyetlerin kuruluşunda hiçbir fikri katkısı olmayan Stalin, onların hepsini ortadan kaldırarak tek başına iktidarı ve gücü ele geçiriyor. Yüzyılın başında “özgürlük” adına halkın eğitilmesi ve uyandırılması için yazan “Türk aydınları” 1937-1938’de teker teker veya topluca katlediliyor.
Çivi çiviyi söker derler ya işte öyle bir geliş-me yaşanıyor. Avrupa’da Hitler yükselmeye başlarken Doğu’da da Stalin güç kazanmaya ve etrafa korku salmaya başlıyor. İkinci Dünya Savaşı başlıyor. Savaş ile birlikte bir de “savaş edebiyatı” gelişiyor ki cepheye gidenlere veya cepheye gidenlere destek verenlere “cesaret” aşılasın. Savaş bitince de savaşın yıkımını ortadan kaldırmak için yeni bir seferberlik başlıyor: Hep beraber çalışma hareketi. Fedakârca çalışan işçileri öven yeni bir edebiyat ortaya çıkıyor.
1953’e geldiğimizde Stalin de aramızdan ayrılıyor. Büyük bir gürültüyle tabii ki. Moskova sokaklarında milyonlar göz yaşlarıyla bu kendilerince “muzaffer” bize göre ise “eli kanlı cani” lideri uğurluyorlar.
Sanatçılar “rahat” nefes alıyorlar. Özellikle Türk cumhuriyetlerindeki sanatçılar “özlerine” dönerek kendilerini ve kendi tarihlerini anlatmaya başlıyorlar. Otuzlu yılların başında kendilerine “reçete” olarak verilen “sosyalist gerçekçilik” prangasından kurtuluyorlar; tıpkı Cengiz Aytmatov’un Gülsarı romanındaki o gül sarısı rengiyle ve sahibi Tanabay ile uyumlu bir hayat sürerken ayağına “zincir” vurulan atın zincirlerini koparıp Sovyet rejimini reddetmesi gibi. Hatırlarsanız o yüzden romanın Türkiye’deki çevirisindeki başlığı “Kopar zincirlerini Gülsarı” olarak konulmuştu; çünkü “zincir” esarete işaret ediyor. Onun kırılması veya koparılması da “özgürlüğe” götürüyor.
1985’te Sovyet iktidarının başında Gorbaçov oturuyordu. Yukarıda izah ettiğimiz gibi toplum içindeki sosyal hareketleri iyi tespit etmiş ve yıkılmayı geciktirebilecek tedbirlerini açıklamıştı: Glastnost yani “açıklık” ve perestroyka yani “yeniden yapılanma” fermanı. Demek ki 1985’e gelene kadar “açıklık” yoktu ve işler “kapalı kapılar ardında” görülüyordu. Halk artık rahatsızlık duymaya ve kıpırdanma-ya başlamıştı. Bu gelişme edebiyata da yansımıştı. Öyleyse “yeniden” bir yapılanmaya ihtiyaç vardı. Gorbaçov’u böyle bir karar almaya götüren beş danışmanından biri de Cengiz Aytmatov idi. Zaten romanlarında da bizim “toplumsal tektonik hareketler” dediğimiz fay hareketlerini satır aralarında veriyor idi. Hem ekonomik hem de sosyal gelişmelerdi bunlar. Bu durumla ilgili gelişmeleri okumak isterseniz size Prof. Dr. Zekai Özdemir’in kaleminden çıkan derin bir analizi tavsiye ederim. Peki 1991’den sonra ne mi oldu? Hemen söyleyeyim; bağımsızlık elde edilince “edebiyat” da zincirlerini kırdı ve bambaşka bir mecrada akmaya başladı. Bir örnek vereyim: Kırgızistan’dan bir şair Sovetbek Baygaziyev şiirlerini topladığı kitabına ne ad verdi biliyor musunuz? Tahmin edin bakalım. Edemezsiniz!.. Ben söyleyeyim o zaman.
“Zincirinden kurtulan ruhun şiiri”
Gördünüz mü? Sosyal ve toplumsal hareketlenmeler yani içtimai tektonik hareketler işte böyle gelişiyor.
Farkındayım yine uzunca bir yazı oldu, lakin önemli ip uçları olduğunu düşünüyorum. Geçtiğimiz hafta okumanız için kitaplar önermiştim, bu hafta bir “makale” ile geçiştiriyorum. Ne mutlu Türk’üm diyene!..
Yine ve yeni yazılarda buluşmamız dileğiyle, kalın sağlıcakla!

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.