DOLAR 18,0566
EURO 18,3230
ALTIN 1.022,51
BIST 3.020,01
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Kastamonu 27°C
Hafif Yağmurlu
Kastamonu
27°C
Hafif Yağmurlu
Cum 28°C
Cts 29°C
Paz 28°C
Pts 31°C
resim yükle
resim yükle

Yaprak dökümü

Yaprak dökümü
Beypark
03.08.2022
190
A+
A-

Sevgili Tosyalılar, Geçen hafta toplumdaki sosyal katmanlardan ve bu katmanlardaki hareketlilik neticesinde yaşanan “sosyal çatlamalardan/ çatışmalardan” bahsetmiştik. Bu defa da toplum içindeki bu fay kırılmalarını engelleyen bazı gizli kahramanlardan bahsedelim istiyorum.

REKLAM-VEREB-L-RS-N

Her toplumun “nabzını tutan” güzel insanları vardır. “Nabız” dediğimiz zaman akla ilk önce “sağlık” gelir diye düşünüyorum. “Nabzım düştü” veya “nabız atışım hızlandı” der ve hemen bir sağlık kuruluşuna koşarız. Eskiden eczaneye koşulurdu. Hemen bir sandalyeye oturtulur nabız atışı kontrol edilirdi. Şimdi artık sanırım “aile hekimlerine” veya “sağlık ocaklarına” hatta “acil servislere” koşuluyor.
Eskiden diyorum; çünkü 1970’li yıllardan bahsediyorum. Bizim neslin ortaokul ve lise yılları. Ben o sıralar hem okula gider—sabahçı ve öğlenci diye bölünmüştü eğitim—hem de eczanede çıraklık yapardım. Aslında herhangi bir eczanedeki kalfa hepimizin kalfası sayılırdı. Saygıda kusur etmezdik.
O zaman beş eczane vardı ilçede ve beş günde bir nöbet tutardık. Bu beş eczanenin kalfaları—içlerinde Cahit abi (Büyükkaragöz) de vardı—hangi ilaç hangi eczanede bulunur bilirlerdi. Dolayısıyla biz çıraklar da bilmek zorundaydık. Reçetelerde birden fazla ilaç olurdu. Bir tanesi eksik olsa bile müşteriye hissettirmez bir çay içimi oturup ilacını tamamlardık.
Bu durum eczacılar için sorun olmazdı; çünkü kalfalar arasında inanılmaz bir dayanışma mevcut idi. En büyük kalfamız Ahmet amca idi. Onu yıllar önce kaybettik. Şimdi de Cahit abiyi ebediyete uğurluyoruz. Yaprak dökümü gibi. Ahirete intikal etmiş kalfalarımı rahmet ile anıyorum. Hayatta olanlara—Kemal kalfama, Esat kalfama–sağlıklı uzun ömürler diliyorum.
Aziz kardeşlerim, değerli hemşerilerim, kıymetli Tosyalılar, Cahit kalfam da diğerleri gibi şu boş kubbede hoş seda bırakanlardan idi. Ben onun yüzünü hiç asık görmedim. Müşterilerini sabırla dinlerdi, ilaç tariflerini hiç üşenmeden defalarca tekrar ederdi ki yanlış kullanmasınlar.
Hani yukarıda söyledim ya her toplumun “nabzını” tutan güzel insanlar vardır diye; işte Cahit abi onlardan bir tanesi idi. Daha ne olsun? Kendisine rahmet, geride kalanlara sabır diliyorum.
Bildiğiniz gibi “her ölüm erken ölümdür.” Bu söz veya tespit bana ait değil, belki size de ait değil. Lakin hepimiz biliriz. Bazen “tevekkül” ile karşılar ve “yazgı” der, geçeriz bir “ölüm” haberi aldığımızda.
Hatırlarsanız İkinci Yeni adıyla bir edebiyat akımı, daha doğrusu şiir akımı vardı. Kendilerinden önceki şiir anlayışına—Garipçi ve sosyalist realist adını verdiğimiz toplumcu gerçekçi anlayışa—tepki olarak ortaya çıkmıştı. İçlerinde Cemal Süreya da vardı ve işte o dillendirmişti bu anlayışı şiirinde. Şöyle diyordu “Üstü kalsın” şiirinde:
Ölüyorum tanrım
Bu da oldu işte.
Her ölüm erken ölümdür
Biliyorum tanrım.
Ama, ayrıca, aldığın şu hayat
Fena değildir…
Üstü kalsın…
Modern hayatın en büyük sıkıntılarından birisi “yalnız” kalmaktır. Aslında modernleşmek isteyen insanlar toplum içinde kalabalık halde yaşamakta oldukları halde “yalnız” kalmak ve “bireyselleşmek” isterler. Fakat diğer taraftan “yalnızlık” bir “hastalık” haline gelir ve içine kapanır “modern bireyler” yani kişiler.
Şairler de içine dönük, içine kapalı zamanlarında yaşadıkları “iç sıkıntısını” şiirlerinde dizelere aksettirirler. Peyami Safa, 20. Yüzyılın en büyük hastalığının “can sıkıntısı” olduğunu söylemişti. Belki “can sıkıntımızı” teknolojik gelişmelerle atlattık; ama bu defa da elimizdeki “cep telefonlarımızın” esiri olduk. Her neyse, biz şiirimize dönelim.
Cemal Süreya da diğerleri gibi bireysel konuları işlemişti şiirlerinde. Neydi bireysel konular? Yalnızlık, (yalnız kalma isteği değil!) kaçma isteği (kimden ve neden? Belki de kendinden!) ve en önemlisi “ölüm” konusu/korkusu. İşte bu korkuyla yazdığı şiirinde “üstü kalsın” diyor Tanrı’ya!..
Biz ne zaman “üstü kalsın!” deriz, hatırlayın lütfen. (Gerçi artık üstü kalsın diyen kaldı mı bilemiyorum ya!) Bir şey aldığımızda verdiğimiz paranın üstünü bırakırız, bahşiş gibi, ikram gibi. Öyle değil mi? Ama bunu Tanrı’ya söyleyebilir miyiz? Mümkün değil; zira din anlayışımız veya inancımız buna müsaade etmez. Belki o bize söyler: Üstü kalsın! Ne zaman der? Ne zaman demez ki? Bize her daim bol bol vermiyor mu? Veriyor. Öyleyse aslında bize “üstü kalsın!” da diyordur muhakkak.
Ataol Behramoğlu da 1976’da yazdığı bir şiirinde “ölüm”den bahsederken şöyle diyordu:
Ölüm düşüncesinden
Ürküntü duymazdım belki
İki tarih arasına sıkışmak
Onurumu incitmeseydi…
Evet, iki tarih arasına sıkışmak korkutuyor veya ürkütüyor şairi. Bu ürküntüden kurtarmak mümkün şairi. Nasıl mı? Şöyle; doğdu veya öldü yerine ne kadar yaşadıysa onu yazarız. Mesela 65 yıl 3 ay 20 gün gibi. Ne dersiniz? Olabilir, dediğinizi duyar gibiyim. Halbuki Azerbaycan edebiyatında bir yazar, ihtiyar bir kahramanına şöyle bir mezarlık gezisi yaptırdıktan sonra merak ettiği soruyu mezarlık görevlisine sorduruyor: “Bu taşlarda niye bazılarında 3 ay, bazılarında 2 yıl gibi ifadeler yazılı da doğum/ölüm tarihleri yazılı değil?”
Cevabı merak ediyorsunuz değil mi? Ben söyleyeyim öyleyse. Bu mezarlıktaki taşlarda orada defnedilmiş kişinin ömür boyunca “mutlu olduğu” anların toplamı yazılı diye cevap veriyor. Haydi, toplayın bakalım ömür boyu yaşadığınız “mutlu” anlarınızı ve bir toplam çıkarın. Yaşlı adam bu cevabı alınca şöyle devam ediyor: “Öyleyse vasiyetim olsun, ben ölünce mezar taşıma ‘Anasından ölü doğdu yazın!’”
Bilmem anlatabildim mi?
Kazak halkının büyük şairi, ozanı, mütefekkiri, aydın kişisi, ziyalısı, filozofu, yazarı, din âlimi Abay da “ölüm” için önemli şiirler yazdı. Yazmıştı, desek sanırım daha uygun olur. Kısa bir süre içinde kardeşi Osman’ı, ardından oğlunu kaybetti. Sonra kendi “mukadderatı” olan ölümüne kadar şiirler yazdı. Sakın yanlış anlaşılmasın, Abay (Kunanbayulı) sadece şiir yazmadı. Onun hayatı, eğitimi, düşünceleri, İslam’a bakışı bir ciltlik romana sığmadı. Büyük yazar Muhtar Avezov, onun hayat hikayesini ve yukarıda saydığım özelliklerini anlatmak için Abay Yolu isminde tam 2 (iki) ciltlik roman yazdı. Abay ve onun çalışmaları üzerine araştırmalar yapan ilim adamlarına Abay uzmanı unvanları verildi. Koskoca Kazakistan’da bu âlimlerin sayısını toplasanız iki elin parmaklarını geçmez.
Abay’ın, kardeşi Osman’ın ölümü üzerine yazdığı şiirine Zafer Kibar’ın Kazak Türkçesinden çevirisi ile göz atalım ve bu haftalık yazımızı bu şiirle bitirelim.
Osman’a
Yıkılmadı pırıl pırıl bayrağın,
Yılıp düşmandan saklanmadın,
Yapılı düşmandan dönmedin
Yiğitsin, el açıp vazgeçmedin…
Yaşlanmadan güzel varlığın,
Yıpranmadan gençlik kuvvetin,
Yürekte soğumadan ateşin,
Yaşamdan umudu kesmedin…
Yayladaki yerlerinin birbiri ardına
Yeşil otları kuruyup solmadan
Yıldır yıldır parıldayan derenin
Yayılıp düzlüğe suları kurumadan.
Yakışıklı güler yüzün çatılmadan
Yalın at kaçıp boş koşturmadan
Yalvarmadın da verirken can…
Yiğitçe öldün, aman aman!
Farkındayım yine uzunca bir yazı oldu, lakin yine “ölüm” üzerine önemli ip uçları olduğunu düşünüyorum. Geçtiğimiz haftalarda okumanız için kitaplar ve makaleler önermiştim, bu hafta ise birkaç “şiir” ile geçiştiriyorum.
Yine ve yeni yazılarda buluşmamız dileğiyle, kalın sağlıcakla!

Not: Gazetemiz köşe yazarlarından Cengiz Aygün’e bir çift sözüm var. 31 Temmuz 2022’de okuduğum “Doluya koysan almıyor, boşa koysan dolmuyor” yazısında: “Yazıyorsun olmuyor, Anlatıyorsun duyulmuyor, Duyulsa, unutuluyor…” diyor. Cengiz Bey, biz yazmaya, anlatmaya devam edelim; elbet bir gün müşterisi çıkar. Yalnız sizden bir ricam olacak. Şu anda “ağustos böceklerinin ısrarlı cır cırlarını veya müziklerini” dinliyorum. Lütfen “Ağustos Böceği ile Karınca hikayesini ve çıkartılması gereken dersi, sakın ola unutmayın!” sözünüzü biraz açar mısınız? Kalın sağlıcakla.

I0SuO.gif
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.